Alt sınıfların hayatını, ahlakını, karakterini ve refahını kaderin insafina bıraktılar. Bunlar ülkede hiç kimseyi ilgilendirmiyormuş gibi.
Sanki herkes sonsuza dek şöyle bir karar vermiş: Bırakın bildikleri
gibi yaşasınlar. Hayatlarında iyi şeyler olursa talihlerine şükretsinler.
Zor ve çirkin şeyler olursa da sabredip katlansınlar. Ve halk kitleleri her yerde, her zaman devamlı sabredip katlanmak zorunda kaldı.
Lev Tolstoy ne güzel söylemiş: "Hayattaki büyük 'düzensizliğin' ana nedenlerinden biri, herkesin 'düzenli ve düzgün' hayata sahip olmak istemesi ancak hiç kimsenin hayatı 'düzene koymak' istememesidir.”Herkes hayattan bir şeyler almak ister ama kimse ona bir şey vermeyi düşünmez bile. Bencil, soyguncu, sömürücü, parazit olarak yaşarlar. Hayatın anlamını da bu asalaklıkta görüyorlar.
Gelişmiş halkların hayatını arka bahçelerinden, çöp tenekelerinden öğrenmeye başlayan sefil şarlatanları, az gelişmiş halkları örnek almayın. Bunlar Paris'i tanımaya kafelerinden başlar.
Almanyayı barlarından. İngiltere'deyse futbol topuna sarılırlar.
Bir subay, bir askerin sadece ağabeyi değildir. Sadece savaştaki kıdemli yoldaşı da değildir. Subay, askerin öğretmeni, eğitmenidir.
Bir askerin hem bedeni (sağlığı) hem başı (aklı, beyni) hem de kalbi, ruhu (karakteri), vicdanı, hayat anlayışı, insanlara, ebeveynlerine, hayata karşı tutumu subayın sorumluğundadır."