Bir tarihte Anadolu kıyılarında ormanlar yanıyordu. Yangın günlerce sürmüştü. Adalar’da bulunan İtalyan valisi dayanamamış. Ankara’ya aşağı yukarı şöyle bir telgraf çekmişti: “Bu toprakların sahibi yok mu?”
Kendisini Erzurum Kongresi’nde reis yapmak istememişlerdi. Bana hatıralarını yazdırdığı günlerde, “Pekiyi, paşam, sizi değil de bir hocayı reis seçselerdi ne yapacaktınız?” diye sormuştum. Tereddütsüz, “Dağıtıp sokaktan yenisini toplardım,” cevabını verdi.
Bir milli kuruluş ihtilalcisi ne demektir ve Atatürk nasıl bir ihtilalcidir, bunu bilmeyenler onun şu veya bu sözünü kendi sahtekârlıklarını yürütmek için kullanmaktadırlar. Ama mesela Atatürk Anadolu’ya ilk çıktığı vakit, “Maksadımız makam-ı mukaddes-i hilafet-ü saltanatı muhafaza ve müdafaa etmektir,” demişti.
Ya ne diyecekti o gün? “Maksadımız Yunanlıları denize döktükten sonra hilafeti de padişahlığı da kaldırmaktır,” mı diyecekti?
Evet, demokrasi Atatürk’ün idealiydi. Bütün devrimleri de ona hazırlık.
Bizim sahtekârlara bakılırsa Latin yazısını halk çoğunluğunun oyu ile almıştır, şapkayı halka sorarak giydirmiştir. Hayır. Halka gittiği yolu anlatmıştır ve halk ile kendi arasına girecek olanları, yobazları, hocaları, gelenekçi ve görenekçileri sehpalara yollayarak devrimlerini yapmıştır.
Mustafa Reşid Paşa demokratik yoldan gitmeye kalksa, binde bir oy bile alamayacağına şüphe yoktu. Mustafa Kemal de öyleydi. Halifeliği, şeyhülislamlığı, medreseleri ve şeriye mahkemelerini kaldırmak için halk oyuna başvursaydı, vicdanları ve kafaları yobaz baskısı altında bulunan “cühela” ve “avam”dan binde bir oy alabilir miydi? Asla!
Yüzde yirmi beşi aydın ve aydınca, yüzde yetmiş beşi kara cehalet ve koyu taassup içinde bunalmış bir toplulukta demokrasi bir sahtekârlar oyuncağı olmaktan kurtulamaz.