Platon’un savunduğu açık seçik, sözlü ifade edilmiş kelimeye atfedilen değer, yalnızca bilginin ve şiirin rivayet alanında değil, aynı zamanda kültürün diğer alanlarında da İslami ortaçağın niteliği olmaya devam etti.
Eserin rivayetine yetkili kılan, el yazmasına sahip olmak değil onun dinlenilmesine katılmaktır. Dahası bir hadis derlemesinin okunduğu ders, dinleyicilerin yetkili ravilerin kesintisiz zinciri aracılığıyla, okunan hadislerin kaynağı olan Peygamberle doğrudan ve şahsi bir irtibat kurdukları bir tören gibi değerlendirilir.
İslami bilgi nakil sistemi, üç kültürden unsurların sentezi olarak tezahür eder. Bunlar İslam kültürüne belirleyici bir şekilde damgasını vuran Arap, Yahudi ve Helenistik- Hristiyan kültürleridir.
İslam medeniyetinde yazı veya kitap, hiçbir zaman sözlü geleneğe tamamen galip gelemedi. Ne 11. yüzyılda ne de daha sonra sözlü geleneğin esas bileşeni olan dinleme yoluyla rivayet ilkesi terk edildi. Aynı şekilde uygulamada da dinleme yoluyla rivayet işlemeye ve itibar görmeye devam etti. Bir kitabın sadece kopyalanmasınlar ibaret olan usul veya kitabe, her zaman en zayıf rivayet yolu olarak değerlendirildi ve mümkün olduğunca kaçınılması gerektiği düşünüldü. En azından teoride böyle kaldı.