Hücreme götürdüler. Bir sürü demir parmaklıklı kapı gürültüyle açılıp, kapandı. Sedye içinde koridorlar ve iç avlulardan geçtim. Birden kendimi büyük bir insan kalabılığının ortasında buluverdim. Bunlar o gece tutuklananlardı. Tamamı iki binin üzerindeydi. Ben tek kişilik bir hücreye kondum; kimse benimle konuşamazdı. Buna rağmen elimi sıkan dost insanlar
geldi gitti hücreme. Kapımda nöbet tutan askerler de tüfeklerini duvara dayayıp, bir parça kağıt uzattılar, üzerine imza atayım diye. Bir hatıra imzası.
Hınca hınç dolu salonlarda şiirlerimi sonsuz bir zevkle okuyordum. Bazen biri kalkıp benim şiirimi İtalyanca tekrar ediyordu. Bu mükemmel dilin parlaklığında mısralarımı dinlemekten hoşlanıyordum. Polis ise bundan pek hoşlanmıyordu. İspanyolca okunmasına pek ses çıkarmıyordu, ama İtalyanca okunan Neruda şiirleri yara izleri bırakıyordu. Barış övgüsü... onlar için tehlikeydi.
Moskova'da ve taşrada başka bir büyük şairle de sık sık buluştum: Türk Nazım Hikmet'le. "Şiirin gelecek olduğuna inanıyorum," diyen bu büyük şair, Sovyet Rusya'da yaşamaktaydı. "Şiir insan ruhundan devamlı bir şeyler talep eder," dediğini de hatırlıyorum.