Utku Mavi Kara

Utku Mavi Kara
@UykusuzKahve
Gündüz öğretmenlik yapar, gece doktorada tez yazar, tam zamanlı Mavi’nin babası. Kitap okur, kod yazar. Akademik kariyerle minecraft kuleleri arasında mekik dokur. Oyuncaklar arasında yapay zeka... Oğlunun gönlünde kahraman baba;)
Öğretmen
Doktora
Safranbolu
Devrek
Haziran 2025 tarihinde katıldı
Seni seviyorum dediğim zaman, bir gökyüzü gelir oturur yanıma.
Bakışlarındaki Menzil, Kalbimdeki Mahşer... Sana olan bu hissi "aşk" kelimesine hapsetmek, kartalları bir kafese tıkmak gibi geliyor bana. Çünkü benim sana duyduğum şey, sadece bir duygu değil; bir varoluş biçimi, bir yeniden doğuş hikâyesi. Kısacası "Seni seviyorum dediğim zaman, bir gökyüzü gelir oturur yanıma." İşte sen gelince benim yanıma sadece gökyüzü değil, bütün kainatın o devasa sükûneti geliyor. Kalabalıkların gürültüsü diniyor, rayların gıcırtısı kesiliyor ve dünya, sadece senin sesinden ibaret bir mabede dönüşüyor. Sevgi, seninleyken kendimi bile unutacak kadar sende kaybolmakmış meğer. Şairin fısıldadığı o gizli gerçek gibi: "Herkesin bir umudu vardır, bir savaşı, bir kaybedişi, bir acısı, bir yalnızlığı... Çünkü herkesin bir gideni vardır, içinden bir türlü uğurlayamadığı." Ben seni içimden hiç uğurlamadım. Sen benim en uzun yolculuğum, en güzel kaybedişim ve en muzaffer mağlubiyetimsin. Seni sevmek; bir uçurumun kenarında, düşmekten korkmadan rüzgârı kucaklamak gibi. İçimdeki o Atayvari "tutunamama" korkusu, senin gözlerinde en sağlam limana demirledi. Artık düşmekten değil, sensiz kalmaktan korkuyorum; çünkü sensizlik, yerçekiminin olmadığı bir boşlukta sonsuza dek savrulmak demek. şairin o fırtınalı denizlerinden bir mısra süzülüyor şimdi kalbime: "Sen beyaz bir lale gibi rüyalarımı süslersin / Ben senin aşkınla yanar, senin sevginle yaşarım." Seni sevmek, sadece senin mutluluğunla nefes almakmış. Sevgi; mülkiyet değil, bir teslimiyet haliymiş. Hiçbir şeye sahip olmadan, senin gülüşünde bütün dünyayı avuçlarımda tutmakmış. Yazarın o sarsılmaz imanıyla söylüyorum: "Seni anlatabilmek seni. İyi çocuklara, kahramanlara. Seni anlatabilmek seni, namussuza, halden bilmeze, kahpe yalana..." Ben seni kendime bile anlatamıyorum bazen; kelimeler yetmiyor,
Edebiyat
Reklam
Büyük Düşlerin Kırık İzleri
Ankara Garı’nın o devasa, sağır tavanı altında yankılanan metalik uğultu, içimdeki o müphem gürültünün yanında cılız bir fısıltı gibi kalıyordu. Ocak 2019... Gökyüzü, hüzünlü bir ressamın paletinden dökülen isli bir griye bulanmış; şehir, nefesini tutmuş, rayların üzerinde kayıp gidecek bir "ah"ın peşine düşmüştü. Hızlı trenin camına alnımı yasladığımda, soğuk camın tenimde bıraktığı o sızılı dokunuş, vuslatın imkansızlığına atılmış buzdan bir mühürdü. Kulağımda Feridun’un o dumanlı sesi; küllerden bahseden o kadim ağıdı yakıyordu: "Aşk canını yaktı demek / Bense sevda küllerini / Her dolunay gecesinde gökyüzünden topluyorum..." Tren hareket ettiğinde, aslında bir şehirden diğerine değil, bir yangından bir enkazın tam ortasına doğru akıyordum. Edip Cansever’in dediği gibi; "İnsan yaşadığı yere benzer" diyordu ya şair, ben o an tam olarak o raylar arasındaki bitmek bilmez, o soğuk ve riyakar boşluğa benziyordum. Özlem; bir isimden ziyade, ruhumun sol yanına, tam kalbimin üstüne paslı bir çiviyle kazınmış bir yazgıydı. Harflerini zihnimde evirip çeviriyor, her dizilişte yeni bir azap buluyordum. Bu öyle bir Ölmez sancıydı ki, harfleri yer değiştirdikçe içimdeki o Mezel (hüzün/eziklik) duygusu bir çığ gibi büyüyordu. Sen, benim ulaşılamayan Menzilim; ben, senin kıyına asla vuramayacak, açık denizde yorulmuş bir dalgaydım. Raylar, altımızdan birer birer kayıp giderken; zaman, mekânın içinde eriyen bir mum gibi titriyordu. Ankara’nın bozkırı, karın beyaz kefeni altında suskunluğa bürünmüştü. Her elektrik direği, geçip giden birer mezar taşı gibi selamlıyordu yalnızlığımı. Teşbih sanatı yetersiz kalıyordu bu gurbete; zira ben sadece senden ayrı değil, bizzat senin yokluğunla hemhal olmuştum. Sen, bendeki bu Mazinin en derin, silinmez İmzasıydın. "Göklerde aranır yerde
1000Kitap
Kurşuni Saatlerde Bir Otogar Yalnızlığı
Sabahın dördü buçuğu… Şehrin nefes almayı unuttuğu, griye çalan o kurşuni saatler. Çatısı paslı, neon tabelası yarı yanık bir otogarın en kuytu peronundasın. Hava öyle bir ayaz ki, aldığın her nefes ciğerlerine kırık cam parçaları gibi batıyor. Gökyüzünden incecik, kararsız bir kar yağıyor; lapa lapa değil, adeta göğün yeryüzüne fısıltısı gibi usul usul süzülüyor. Sokak lambasının o cılız, sarı ışığı altında dans eden kar taneleri soğuk asfalta değdiği an eriyor ama senin göğüs kafesinin altındaki o koca boşlukta devasa bir ateş harlıyor. Üşüyorsun, ama için alev alev. Uzaktan, belki peronun köşesindeki o eski büfenin cızırtılı radyosundan, belki de sadece senin zihninin, kalbinin en derin dehlizlerinden Jehan Barbur’un o kadife, o buğulu sesi sızıyor boşluğa, odaya, evrene… *"Seni seviyorum..."* diyor, usulca. İşte tam bu arafta, elindeki karton bardakta soğumaya yüz tutmuş çayın buharı genzi yakan egzoz kokusuna karışırken, insanlardan, isimlerden, bedenlerden ve anılardan tamamen soyutlanmış o saf, o çırılçıplak gerçeği düşünüyorsun: Aşkı... Aşk, bir surete bürünmek zorunda değildir aslında. Bir göz rengine, bir ten kokusuna ya da bir isme hapsedilemeyecek kadar engin, evrenin en ilkel, en vahşi ve en şefkatli çekim kuvvetidir. Nesnesizdir, öznesizdir. Sadece "olma" halidir. Karanlık ve uçsuz bucaksız bir uzay boşluğunda süzülürken, aniden yerçekimini hissetmektir. Bir insana, bir eşyaya, bir şehre duyulan hasret değildir aşk; o soğuk otogar bankında tek başına otururken, kâinatın kalbindeki ritimle senin nabzının aynı anda, aynı hizada atmasıdır. Kimseyi beklemezsin, kimseyi uğurlamazsın; ama içindeki o muazzam sevme potansiyeli, yalnızlığın o dondurucu ayazında seni hayatta tutan yegâne ateştir. Aşk, birine ait olmak değil, varoluşun bütün hücrelerine dağılıp
Alıntı
Deniz'in Mavi'sine
Mavi’m… Sen bu satırları okuyamazsın belki şimdi, ama bil ki bir babanın özlemi, zamanın bile iyileştiremediği tuhaf bir sızıdır. Seni her gördüğümde içimde bir ışık yanıyor; her ayrıldığımızda ise o ışık, Atay’ın yarım kalan cümleleri gibi titreyerek sönüyor. Keşke bilsen oğlum… Sensiz geçen her günüm, takvimde işaretlenmiş bir eksiklik. Sana 15 günde bir kavuşmak, bir insanın nefesini yarıya bölmesi gibi bir şey. Yarım nefes alıyorum, yarım yaşıyorum. Ama seni hep tam seviyorum. Biliyor musun Mavi, Oğuz Atay “Ben buradayım sevgili çocuk, sen neredesin?” diye yazmıştı Günlük’te. Ben de bazen kendi kendime aynı soruyu soruyorum: “Ben buradayım oğlum… Peki sen şimdi hangi oyunun içindesin? Güldün mü bugün? Biri saçını okşadı mı benim yerime?” Ben yokken biri seni mutlu ettiyse, o mutluluğun gölgesine bile razıyım oğlum. Yeter ki gülümseyişin eksilmesin. Mavi’m… Sana her baktığımda dünyanın bütün tehlikeleri, bütün yorgunlukları, bütün mahkeme salonları, bütün haksızlıkları küçülüyor.
Oğuz Atayın Dilinden Sessiz Bir Çığlık,
Sevgilim, (Yol Sohbeti – 11 Aralık 2025 – KONUŞARAK YAZILMIŞTIR) Biliyor musun, insan bazen en çok söylemek istediklerini söyleyemez ya… Seni düşündüğümde hep böyle oluyorum. Cümlelerim tıpkı Oğuz Atay’ın kelimeleri gibi yarıda kalıyor; ama bu kez eksikliğimden değil, seni tam olarak anlatacak bir kelime bulamadığımdan. Seninle başlayan duygularımın bir adı yok. Belki Atay yaşasaydı, senin için yeni bir kelime icat ederdi; içinde hem huzur olurdu hem sızı, hem gülümseme olurdu hem korku… Çünkü seni düşünmek böyle bir şey: insanın yüreği aynı anda hem çoğalır hem de ürperir. İyi misin sevgilim? Bunu sana sorarken bile içimde tarifsiz bir tedirginlik var. Çünkü insan, en çok değer verdiği kişinin iyi olmasını ister; ama aynı zamanda onun yokluğunda nasıl eksildiğini fark edince ürker. Seninle konuşamadığım her an, sanki Tutunamayanlar’ın bir sayfasında sıkışıp kalıyorum. Olric kulağıma fısıldıyor: “Beni anlamaya çalışma efendim, sevmeye çalış…” Ben de seni anlamaya çalışmıyorum artık sevgilim; çünkü anlamak bir yabancıya olur, aynı bedende doğan sevgiye değil. Ben seni sadece “olduğun gibi” seviyorum — belki de bu yüzden içimde isim bulamadığım bir kadın doğuyor her sabah. Bilmeni isterim ki, sen aklıma düştüğünde dünya biraz hafifliyor. Yorgunluğum eksiliyor, sesin duyulmasa bile seni duyan bir tarafım var içimde. Atay’ın dediği gibi: “Hayatımın en güzel günleriymiş, bilmiyordum.” Sen gelince, bilmediğim günlerim bile güzelleşiyor.
Alıntı
Reklam