Sabahın dördü buçuğu… Şehrin nefes almayı unuttuğu, griye çalan o kurşuni saatler. Çatısı paslı, neon tabelası yarı yanık bir otogarın en kuytu peronundasın. Hava öyle bir ayaz ki, aldığın her nefes ciğerlerine kırık cam parçaları gibi batıyor. Gökyüzünden incecik, kararsız bir kar yağıyor; lapa lapa değil, adeta göğün yeryüzüne fısıltısı gibi usul usul süzülüyor. Sokak lambasının o cılız, sarı ışığı altında dans eden kar taneleri soğuk asfalta değdiği an eriyor ama senin göğüs kafesinin altındaki o koca boşlukta devasa bir ateş harlıyor. Üşüyorsun, ama için alev alev.
Uzaktan, belki peronun köşesindeki o eski büfenin cızırtılı radyosundan, belki de sadece senin zihninin, kalbinin en derin dehlizlerinden Jehan Barbur’un o kadife, o buğulu sesi sızıyor boşluğa, odaya, evrene… *"Seni seviyorum..."* diyor, usulca.
İşte tam bu arafta, elindeki karton bardakta soğumaya yüz tutmuş çayın buharı genzi yakan egzoz kokusuna karışırken, insanlardan, isimlerden, bedenlerden ve anılardan tamamen soyutlanmış o saf, o çırılçıplak gerçeği düşünüyorsun: Aşkı...
Aşk, bir surete bürünmek zorunda değildir aslında. Bir göz rengine, bir ten kokusuna ya da bir isme hapsedilemeyecek kadar engin, evrenin en ilkel, en vahşi ve en şefkatli çekim kuvvetidir. Nesnesizdir, öznesizdir. Sadece "olma" halidir. Karanlık ve uçsuz bucaksız bir uzay boşluğunda süzülürken, aniden yerçekimini hissetmektir.
Bir insana, bir eşyaya, bir şehre duyulan hasret değildir aşk; o soğuk otogar bankında tek başına otururken, kâinatın kalbindeki ritimle senin nabzının aynı anda, aynı hizada atmasıdır. Kimseyi beklemezsin, kimseyi uğurlamazsın; ama içindeki o muazzam sevme potansiyeli, yalnızlığın o dondurucu ayazında seni hayatta tutan yegâne ateştir. Aşk, birine ait olmak değil, varoluşun bütün hücrelerine dağılıp