Biz, Trakl’ın şiirindeki söylenemez olan’ı biliriz. Bildiğimiz için de sarsılırız. Trakl’ın şiirinin karanlığı, henüz bize ait olan yabancıdır; bu, madalyonun hiç yitirilmeyecek olan
öteki yüzüdür; onu günümüzün aydınlığından kovmuş olduğumuza inanırız; ama belki de aslında yaptığımız, mağarada bağlı olarak çömelmek ve gölgelerle oynamaktır.
Trakl’ın şiiri kendini anlatmaz, fakat sonsuz bir yankılar dizisi boyunca ses verir, sudaki daireleri izler. Bu şiir, insanda sanki dokunulamazmış izlenimini uyandırabilir; ama onun parıltılı yabancılığına, belki sonunda içinde kendi yabancılığımızla yüzyüze geleceğimiz yabancılığına saygı gösterdiğimiz takdirde, bu şiirin kapılarını açabiliriz.
Kompartmanda, karşısında oturana bakmaya dayanamadığı için tren yolculuklarını ayakta geçirir. Kendisini dokunulamaz olarak duyumsar ve buna karşın biri değdiğinde ürker: Alnı sanki balmumundan yapılmadır, sanki derisi yüzülmüş ve salt havanın teması acıtabiliyormuşçasına duyarlıdır. Öte yandan dünyaya hiçbir şeyi ihmal etmeksizin bakar. Ne görür baktığında? Kendini dünyanın, daha doğrusu doğanın sınırlarını kaldıran kişi olarak görür. Benzerlikler bütünü bir kez oluştuktan sonra, bu doğa Trakl’ın ölçülerini taşır. O zaman her imge otomatik olarak kendinden bir başka imgeyi üretir, her imge bir an boyunca karanlık ya da düz olmayan bir aynadır.
“Kendimi bütünüyle gizlemek ve bir başka yerde görünmez olmak isterdim”, diye yazar Trakl, Buschbeck'e. Belki bu noktada Rimbaud’yu da alıntılamaktadır. “Gerçek yaşam, burada değil. Bizler dünyada değiliz.”