Gerçek tragedya bir çeşit ölümsüz olmak: katı, uzun ve onu dokuyan insanı hiçliyen, donduran.. Serüven bitmediğine göre, ne diye ölsün insan denen yaratık! Tragedya!... Ondan alıp, ona veriyor işte!.. Bir kişi bile değilsin. Yabancısın. Olmanın, kendini "var olan" duymanın ilk yatırımı bu. Ve biraz umut o zaman. Yani? Bu kez de ölüm açmış gözlerini, bekler durur bizi. Ne var ki sirenler gibidir ölüm; iyi sesler duyuran, umutlar vadeden. İşte bir çılgınlık duvarı! Giges öyküsü! Seçme tedirginliği! Yetersizlik!
Ağzımın adı karanlık. Tütünü bol günlerde zaman zaman ışıyor. Ağzım.. Ve ellerimin Yüksek Kaldırım'dan iner gibi bir hâli var. Eski gramofonlar, renkli toplar, tatlıcı vitrinleri, bisikletler, kumar oynatanlar, kabuklu deniz hayvanı biçiminde şarapçılar... Ellerim.. gözlerimle geçinemiyoruz çoktan. Unuttum onları.
"Var mıydık? Belki... biraz
Bir sıra dil balığı kesiksiz eylemlerde."
İki satır iki satırdır. Bugün herkese mektup yazacağım. Yağmur durur elbette. Gök şöyle bir aralanır: kadehleri kendileri kadar noksan ve yaşamasızlar için.
Aynalar, eski taşlıklar, ağızları sıçraklı çay fincanları mevsimi başladı İstanbul'da. İnsan durup durup arkasına bakıyor. Belki de birinin bizi çağırması mevsimidir bu, kimbilir.. Bütün pasajlar, bütün meyhaneler, bütün tanrılar (en çok da sıkıntı tanrısı) tırnaklarını deniyor etimizde.