Şimdi kendime soruyorum, gecenin bu dilsiz vaktinde: Her gidenin yaptığı gibi, sen de sana ait bir yaramı bırakacaksın yüreğimde? Oysa ben, bu hırpalanmış, bu kirli dünyada aşkı mutlu kılmanın yollarını arıyordum. Çocukça bir safiyetle, iki insanın birbirinin yarasına merhem olabileceğine, ruhların birbirini kusursuzca anlayabileceğine inanmıştım. Tenin değil, ruhun dilini konuşalım istemiştim.
Ama sen... Sen uzak kaldıkça bana, aramıza o aşılmaz sessizlik duvarlarını ördükçe, ben yavaş yavaş yok oluyorum. İçimdeki o heyecanlı çocuk ölüyor, görmüyor musun? Bir insanın gözünün önünde bir diğerinin parça parça bitişini izlemesi ve hiçbir şey yapmaması hangi kitabın hangi sayfasına sığar?
Sonra sokaktan bir ses yükseliyor, bir dost fısıltısı ya da kaderin ta kendisi: "Giden gelir mi sandın? Aldandın, boşa yandın..."
Doğru, belki de en büyük hatayı en başta yaptık. Gidenlerin pişmanlıkla geri döneceğini, bir gün kapının eşiğinde durup af dileyeceğini umut etmek, insanın kendi kalbine sıktığı en dilsiz kurşundur. Sanma arkadaş, sanma... Giden, arkasında bıraktığı o enkazın ne kadar derin olduğunu bilerek gider. Bilmek canını acıtmadığı için de bir daha asla arkasına bakmaz.
Şimdi yüreğimize oturan o taşla, sırtımızı dünyaya dönme vaktidir. Varsın dünya kendi gürültüsünde boğulsun. Biz, ruhu zedelenmişler, o biten ve yarım kalan aşkın asil yasını tutmayı da biliriz.