Düşünce tarihinde varolma halindeki görüşlerini ilk kez hisleriyle birleştirdiği ve anlamlandırdığı kozmolojik dünya ile kişisel tezlerini insanlığa sunan hemcinslerimizden adını tarihte kanlı bir şekilde andığımız,güzeller güzeli Hypatia …Orestes’in ilk ve son aşkı…Günümüz dünyasının ve geçmiş dünyanın feministlerinin doruk noktasına taşıyıp tanrısal bir huzme olarak nitelendirdiği İskenderiyeli Hypatia…
Bu oldukça önemli bilim kadını zamanın en değerli şehirlerinden biri olan İskenderiye’de dönemin önde gelen filozoflarından etkilenmiş ve kendi rotasını oluşturmuş.Ne yazık ki her dönemsel cahiliyet devrinde olduğu gibi dönemin kilisesi,toplumlarında bir kadının fikirlerinin sayılıp sevilmesine epeyce karşı çıkmış,onu tarihten silmek için her yolu denemişlerdir.İncil’e, kendilerine göre biçimlendirdikleri, tanrısal bir olguymuş gibi kadın ve şeytan birleşiminden oluşan fikirleri empoze ederek onu cadı ilan etmişler…
Ve gelgelelim,Hypatia’yı diğer kadın düşünürlerimizden ayıran popülaritesi,onun ne yazık ki acı hatırasının büyük etkeni yüzünden…Kadınların dışlandığı bir toplumda özgürce yaşamış ve insanları aydınlatan,insanlara vaazlar vererek onların çiçekli bahçelerini görmelerini sağlayan Hypatia ,güzelliklere kör ve sağır olan bağnazlar tarafından vahşice katledilecekti.Her şeyden önce o bir kadındı…Kadın dediğin susmalıydı…Unutulmaması gereken bir şey vardı…Havva Adem’den sonra yaratılmıştı(!)İşte tüm bu safsatalar onun sonunun eşiğine getirilmesine sebepti…Ve İncil’de yasalaştırdıkları bu maddeler ile Hypatia’nın ölüm fermanı imzalanmıştı.Doğrusu bu kadının insanları aydınlatıp,düşüncelerini özgürce yayması,akılla ve mantıkla uyum içinde olması kilisenin çıkarlarına ters düşüyordu…Bu onların sonuydu ve endişe vericiydi…Ve…olanlar oldu…İskenderiye kütüphanesi