"Çoktan beri bir resminizi, yeni bir eserinizi görmedik. Niçin?"
"Ben de bilmem Bugünlerde hiç çalışamıyorum."
İclal Hanım devam ederek: "Zannederim yapmaktan ise yapılmış, canlı bir tasvire tutkunsunuz."
"Bu fani âlemde ebedi olmaya layık ne kadar an ve saniye vardır. Gökyüzünde seherin renkleri, zeminde altın renkli bir sabah, çiçeklerden bir demet, kuşların ötüşüyle alkışlanan ilk âşıkane öpücük ebedi olmaya layık değil midir?"
Celal Bey Dilber'in ellerinden tutarak "Üşüyor musun? Bu hafif rüzgâr çiçeklerin nefesidir Sana dokunmaz değil mi?"
"Hayır. Bana bu manzara, bu büyüklük dokunuyor."
Bu esnada gökyüzünün gittikçe açık mavi bir renk alması, sabahın yaklaşmasını bu iki sevgiliye ilan etmekteydi.
"Yıldızlar karanlık içinde parladığı gibi fakirlik ve sefalet içinde de saflık ve yücelikle parlayan ruhlar yok mudur? Bir kalp sevmek için mutlak servete, asalete mi muhtaçtır? Bence en gerçek ikbal, ruhun göründüğü iki güzel göz, en büyük servet kalbin hissini gösteren gül renginde dudaklardan akseden tebessümdür. Güzellikten büyük asalet, kalp temizliğinden büyük servet mi olur?"