İnsanlık açısından belirleyici önemdeki iki bilimsel devrim de kadınların dışlandığı ataerkil bir çerçevede cereyan etmiş ancak bunun acı verici sonuçlarını her iki cinsten insanlar birlikte çekmişler ve çekmektedirler çünkü hem kadın ve erkek hem de dişil beden ve eril zihin olarak onulmaz bir biçimde kutuplaşıp parçalanmış olan insanın ne kendisine ne de doğaya yabancılaşmaması mümkündür
Platon ve Aristoteles'in düalist rasyonalizmi bir toplumun egemenlerinin ve onların statüko sürdürme isteklerinin o toplumun en derin düşünürlerinin kavrayışını bile nasıl sınırlandırıp çarpıttığına iyi bir örnektir insan değerine ilişkin bir hiyerarşinin yaratılması ve bunun eşitsiz toplumsal ekonomik ilişkileri meşrulaştırmak için doğal sayılması tarihin her döneminde karşılaşılan bir durumdur ve egemen ideolojinin temel işlevini işaret eder. Kadın ile erkek arasında kadınların üreme kapasitelerine dayandırılan doğal farklılık söylemi cinslerin doğasına ilişkin dikotominin çerçevesini oluşturur ve erkeğin üstünlüğü ile kadının ikincil konumu bu dikotomi aracılığıyla meşrulaştırılır böylece bir üstün erkekler evreni yaratılmış olur ne var ki bu evren gene de kadının doğal evrenine bağımlı kalır. Belki de kadınları denetim altına alma gereğini ortaya çıkaran da bu bağımlılık karşısında duyulan korkudur.
Foucault'nun işaret ettiği gibi, her somut söylem/pratiği ve bunlarn içerdiği iktidar ilişkilerini kendi özgüllüklerini dikkate
alarak inceleyecek olursak, bu ilişkiler içindeki çelişki ve gerilimleri görmek kolaylaşır.
Nitekim, islamiyet' in eşitlikti ahlaki vizyonu ile kadınların pratikteki eşitsiz konumları arasında bir gerilimin varolması - bunun Kuran’ın kendisinde bile farklı ayetler arasında izlenebilmesi- inanan kadınlar açısından, içinde bulundukları sistem ile çelişkinin billurlaştığı bir alandır.