Kristal Parçası’nı okurken insanın içini o dondurucu soğuktan ziyade, kurulan o kemik kadronun samimiyeti ısıtıyor. Drizzt’in artık sadece hayatta kalmaya çalışmadığını, kendine gerçek bir aile bulduğunu görmek bu kitabı benim gözümde çok özel kıldı. Bruenor’un inadı, Wulfgar’ın gelişimi ve o meşhur dostlukların ilk adımları gerçekten çok sürükleyici. Salvatore aksiyon sahnelerini zaten konuşturmuş ama beni asıl bağlayan, karakterlerin birbirine olan o sarsılmaz güveni oldu. Fantastik bir dünyada geçse de hissettirdiği duygular çok gerçek ve bizden. Serinin geri kalanına devam etmek için sabırsızlanmamı sağlayan, çok keyifli bir macera başlangıcı olmuş.
İnsanların sizi teninizin rengine ya da doğduğunuz yere göre yargılaması onların cahilliğidir; ancak sizin bu yargılara boyun eğip kendinizden vazgeçmeniz, asıl trajedidir.
Göç, Drizzt’in sadece mekan değiştirdiği değil, kendi kaderini yeniden yazdığı destansı bir arayışın hikayesi. Yeraltının boğucu karanlığından ayrılıp güneşin yakıcı ışığına çıkmak, kahramanımız için fiziksel olduğu kadar ruhsal bir dönüşümü de temsil ediyor. Salvatore, bir "yabancı" olarak kabul görmenin zorluğunu ve önyargılarla dolu bir dünyada erdemli kalmanın bedelini harika bir dille aktarmış. Kitap boyunca Drizzt’in kendine yeni bir yuva ve kimlik bulma çabası, okuyucunun kalbine dokunan cinsten. Dostluğun ve sadakatin, ırkların çok ötesinde bir bağ olduğunu hissettiren bu eser, seriye muazzam bir final yapıyor. Kendi gökyüzünü arayan herkesin bu yolculukta kendinden bir parça bulacağına eminim.