Kırıldığımı söylediğimde konunun yine bir şekilde benim tepkimin yanlışlığına geldiğini izliyorum.
Bazen bir insan kırıldığını anlatmaya çalıştığında asıl
konuşulması gereken şey yaptığı davranış değil, hissettiği duygudur. Fakat bazı ilişkilerde bu duygu hızla görünmez olur ve konuşmanın odağı bir anda değişir. Kırgınlık dile getirildiğinde, konu kıran davranıştan uzaklaşıp kişinin verdiği tepkiye kayar. Böylece mesele "neden incindin?" olmaktan çıkar, "neden böyle tepki verdin?"e dönüşür.
Bu durum çoğu zaman kişinin duygusunun
değersizleştirilmesine yol açar. Çünkü kişi aslında anlaşılmak için konuşurken, kendini savunmak zorunda kaldığı bir pozisyonda bulur. Hissettiği kırgınlık ikinci plana itilir ve tartışma, onun tepkisinin doğru olup olmadığı üzerinden ilerler. Bu da zamanla kişinin kendi duygularından şüphe etmesine, hatta "acaba gerçekten abartıyor muyum?" diye düşünmesine neden olabilir.
Oysa sağlıklı bir iletişimde önce duygu görülür. Bir insan "kırıldım" dediğinde tartışılması gereken ilk şey o kırgınlığın neden oluştuğudur. Tepkiler çoğu zaman duyguların sonucudur; sebebi değil. Bu yüzden sürekli olarak tepkisi sorgulanan kişi, bir süre sonra duygularını ifade etmekten vazgeçebilir. Çünkü her konuşma girişimi, yeniden anlaşılmamakla sonuçlanır.
Kısacası bir insanın kırıldığını söylemesi bir suçlama değil, bir ihtiyaçtır: anlaşılma ihtiyacı. Ve bu ihtiyaç karşılanmadığında kişi sadece kırıldığı şeyi değil, aynı zamanda duyulmadığını da deneyimler. Bu yüzden birçok insan bir noktadan sonra konuşmak yerine sadece olup biteni izlemeyi seçer.