Sonradan Ladislau Efendi’den öğrendiğime göre, ben ne kadar söz vermiş olsam da Portuga ancak Mangaratiba geçtikten sonra evine dönmüş. Hava iyice karardıktan sonra.
“...Yine de babam bana öyle çok vurdu, öyle çok vurdu ki, Portuga… Ama olsun…“
Uzun uzun burnumu çektim.
“Olsun, onu öldüreceğim.”
“Ne diyorsun evladım sen, babanı mı öldüreceksin?“
“Evet, öldüreceğim. Çoktan başladım bile. Öldürmek derken öyle Buck Jones’un tabancasını alıp dan diye öldürmeyi kastetmiyorum. Öyle değil. Kastettiğim onu kalbimde öldürmek. İyiliğini istemekten vazgeçmek. Derken, ölüp gidecek.”
“Küçücük kafacığın ne hayallerle dolu…“
Böyle dese de içindeki huzursuzlu atamadığı belliydi.
“Sen beni de öldüreceğini söylemiyor muydun?“
“Başta söylemiştim. Sonra seni tersinden öldürdüm. Seni kalbimde doğurarak öldürdüm. Dünyada sevdiğim tek insan sensin, Portuga. Tek arkadaşım sensin. Bana kart, gazoz, şekerleme ya da misket veriyorsun diye değil... Yemin ederim, doğruyu söylüyorum.”

Ama yakında her şey yoluna girecekti. Çocukların yaraları çabuk geçerdi, gelecekte sürekli tekrarlayacakları, “evlenince geçer,” ifadesindekinden bile çabuk...