“Dahası var. Şeker portakalı fidanını hemen kesmeyecekler. Kestiklerindeyse uzaklarda olacaksın ve hiç hissetmeyeceksin.”
Hıçkırıklara boğularak dizlerine sarıldım.
“Hepsi boşuna, baba... Hepsi boşuna...”
Tıpkı benimki gibi yaşlarla sırılsıklam olmuş yüzüne baktım ve bir ölü gibi fısıldadım:
“Kestiler bile baba, bir haftadan fazla oldu, şeker portakalı fidanımı kestiler.”
Acı çekmek ne demekmiş asıl şimdi anlıyordum. Acı çekmek bayılana dek dayak yemek değildi. Ayaktaki cam kesiğine eczanede dikiş attırmak değildi. Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi. Kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür yana dönme isteğini bile söndüren bir şey.
Sonradan Ladislau Efendi’den öğrendiğime göre, ben ne kadar söz vermiş olsam da Portuga ancak Mangaratiba geçtikten sonra evine dönmüş. Hava iyice karardıktan sonra.