Aşkın büyük kısmı gerçekten de deli saçması bir paranoya. Beyin dopamin, oksitosin, norepinefrin bombalıyor; mantık devre dışı kalıyor, her mesajı 17 kez okuyorsun, “neden 7 dakika gecikti” diye senaryolar yazıyorsun, bir bakışa, bir kelimeye anlamlar yüklüyorsun ki çoğu zaman o kişi o kadar derin düşünmemiştir bile. Kıskançlık, idealizasyon, terk edilme korkusu… Hepsi klasik paranoid düşünce örneği. Psikiyatri kitaplarında “geçici psikoz” diye geçse yeridir.
Ama işte o “deli saçması” kısmın değiştirilemez gerçeği, aynı zamanda aşkı bu kadar güçlü kılıyor. Tamamen mantıklı, hesaplı, risksiz bir bağ olsaydı, o zaman da adı “stratejik ortaklık” olurdu, aşk olmazdı. İnsan evrimsel olarak bu ateşi yaşamak üzere programlanmış. Yoksa tür devam etmezdi.
Aşk çoğunlukla bir tür kontrollü delilik. Ama o deliliği yaşamadan da insan tam anlamıyla “yaşamış” sayılmıyor bence. Sorun, bu paranoyayı ömür boyu sürdürmeye çalışmakta. Bir süre tadını çıkarıp, sonra mantığı tekrar devreye sokmak en sağlıklısı.
Erkekler bir müzik kaseti gibidir. Onları ilk dinlemeye başladığında seni çok hoş duygular içine sokarlar, ayaklarını yerden keserler. Sonra... Bir gün, bir de bakmışsın ki bant tam orta yerinden kopmuş.