Geçen yüzyılda yaşamış bir yazar: “İnsan, bedeninin içinde bir yere gömdüğü azapları, hoyratça ortalığa saçmamalı, nazikçe soymalı kabuklarını, zarafetle yaklaşmalı kendine. Aksi halde yaşamak, katlanılamaz bir buhrana dönüşür,” diyordu bir kitabında.
"Dünya, felaketlerin tekrarı üzerine kuruludur," demişti Mevlevi. Sonra, "An'da hissedilen acılar, geçmişin tekrarından başka bir şey değildir. Ne hücrelerimizdeki acıyı yok edebiliriz ne de kederi. Onları ancak fark edip görürsek hafifletebiliriz ama yine de yok edemeyiz. Şimdi hissedilenler, birileri tarafından yüzyıl önce de hissedildiler. Onlarca asır önce de. Zaman, deli bir pervane gibi etrafımızda dönüp dururken, geçmişten gelen bilgiyi de taşır. İnsanın iradesi ancak düğümleri görüp, kabul etmeye yeter. Olmuş olanı yok etmeye degil," demisti. O halde, kaç neslin bilgisi akmıştır hücrelerimize kimbilir. Kaç kuşağın gözyaşı, mutluluğu, acısı...