“Tek bedene toplanmış bir kalabalığım.”
Şu sıralar zamanla bir alıp veremediğim var. Ya alıp başımı geleceğe gitmek istiyorum ya da geçmişte pek merak ettiğim zamanlara yolculuklar yapmak istiyorum. Bunun sebebi belki de bu yüzyılın kanı, gözyaşı belki de bir türlü kendimi ait hissedemeyişim. Zaten İbrahim Tenekeci ağabey de demiştir: “İnsan gitmekten yapılmıştır, dünya kalmaktan.”
Aslında bu giriş Zamanı Durdurmanın Yolları için değil de şu anda okuduğum H. G. Wells’in kitabı olan Zaman Makinesi için daha uygundu ama olsun, içimden geldi.
Size verilmiş bir güç düşünün: Yaşlanmamak. Yirmi beş yılda bir yaş almak gibi. Yaşınız dört yüzlere yaklaşsa bile kırk yaşlarında görünüyorsunuz. Ödül mü? Ceza mı? Çok uzun zaman önce adını şu anda hatırlayamadığım bir film izlemiştim, filmin kahramanına sonsuza kadar yaşama cezası veriliyordu. Tüm sevdiklerinin ölümünü, devletlerin yok oluşunu, insanların duyarsızlıklarını her şeyi yaşamak zorunda bırakılmıştı. Şimdi biraz araştırma yapsanız bile direkt karşınıza çıkacak o efsanevi soruyu tekrar soruyorum: Sonsuza kadar yaşamak ödül mü, ceza mı?
Kitabımızın karakteri Tom Hazard “Anageria” adı verilmiş bir farklılıktan ötürü yaşlanamamak hastalığına tutulmuş. On sekiz yaşında bunu fark ettiğinde yaşamının artık eskisi gibi olmayacağını anlayan Tom Hazard “Anageria” nedeniyle fazlasıyla zorluklar yaşar. Dört yüz küsur yaşında olan kahramanımızın son yaşamı Londra’da bir tarih öğretmeni olmak. O vakte kadar Shakespeare ile çalaşan, Kaptan Cook ile denizlere açılan afili yaşamı olan bir adam için belki de tarih öğretmenliği biçilmiş kaftan.
İdealist bir öğretmen… Kâğıt kahve bardaklarından dökülen kanları anlatabilecek bir tarihi bilgiye ya da tarihi görgüye sahip: "Tarihi yaşayan bir şey haline getirmeye gerek yok. Tarih zaten