Bugün yabancı bir ülkede, bir lunaparkın içinde yürüyordum. Kalabalık öylesine yoğundu ki, her adımımı dikkatle atıyor, kalabalığın akışına kendimi bırakıyordum. Yanımdan geçen insanların yüzlerine bakıyordum; her birinin gözlerinde, gülüşlerinde ya da sessizliklerinde başka bir hikâye gizliydi.
Birileri sarhoştu, sendeleyerek yürüyordu. Birileri birbirine sarılmış, kahkahalar içinde fotoğraflar çekiyordu. Birileri kalabalığın ortasında, hiç kimseden utanmadan öpüşüyordu. Bazıları ise boşluğa dalmış, kalabalığın gürültüsü içinde yalnızca kendi düşüncelerine gömülmüştü. Bir grup çığlıklarla eğleniyor, bir başkası kahkahalarıyla gökyüzünü titretiyordu.
Ve ben, bütün bu manzaranın içinde, sanki o kalabalığın bir parçası değilmişim gibi hissettim. Adımlarım vardı, nefesim vardı ama ruhum onlardan kopuktu. İçimde bir eksiklik, adını koyamadığım bir yabancılık vardı. Onlar hayatı dolu dolu yaşıyormuş gibi görünürken ben yalnızca izliyordum; dışarıdan bakıp içeride olamamanın sessizliğiyle.
Neden böyle hissettiğimi bilmiyordum. Belki de herkesin bir yeri, bir bütünlüğü vardı; bense kendi boşluğumla yürüyordum. İçimdeki ses bana sürekli şunu söylüyordu: “Buradasın ama aslında burada değilsin.” Belki de gerçek yalnızlık tam da buydu; kalabalığın ortasında kendi varlığını sorgulamak, gözlerden saklanmayan ama gönüllerden uzak bir yabancı olmak…