"Dayanamıyorum artık Theo, yaşamın ağırlığına daha fazla dayanamıyorum. Unutmaya çalışıyorum ama olmuyor. Kulağımdaki çığlıklara karşı koyamıyorum..."
Vincent van Gogh
Bugün size çok sessiz başlayan ama bitince insanın içinde ağır bir şey bırakan bir kitaptan bahsedeceğim: Yaban Mersini Toplayıcıları.
Roman, 1960’larda Mi’kmaq (Kızılderili) bir ailenin yaban mersini toplamak için ABD’nin Maine bölgesine gitmesiyle başlıyor. Daha ilk sayfalardan hikâyenin “bir şey olacak” hissi var ve o şey gerçekten oluyor: küçük kızları Ruthie kayboluyor ve bu kayboluş, hem ailesinin hem de Ruthie’nin hayatını tamamen değiştiriyor.
Hikâye Joe ve Ruthie’nin gözünden dönüşümlü anlatılıyor. Ruthie başka bir aile tarafından "Norma" ismiyle büyütülüyor. Dışarıdan bakınca düzenli bir ev, maddi imkanlar ile geçen bir hayatı olsa da Ruthie’nin içi hiç dolmuyor. Nedensiz bir eksiklik, açıklayamadığı bir özlem hep orada duruyor.
Joe’nun hikâyesi ise başka bir yük taşıyor. Ruthie’yi en son gören kişi olması, onun omuzlarına ömür boyu sürecek bir suçluluk ve yas bırakıyor. Bu olay, Joe’nun hayatında kapanmayan bir vicdan yarasına dönüşüyor.
Kitabın arka planında ise çok daha sert bir gerçek var: Mi’kmaq halkının yaşadığı dışlanma ve çocuklarını kaybetme korkusu. Yaban mersini toplama işi bile sadece bir iş değil; yerli halkın ucuz iş gücü olarak görüldüğü, zor koşullara mecbur bırakıldığı bir düzenin parçası. Daha da acısı, bunun sadece kurgu olmaması; gerçek tarihsel yaralara dayanması.
Kitabı bitirince kafamda şu soru oluştu:
"İnsan gerçekten kim olduğunu bilmeden yaşayabilir mi… yoksa eksik hissettiği şey hep onu geri mi çağırır?”
Ve sanırım bu soru, uzun süre peşimi bırakmayacak gibi.