Sezgin Kaymaz

Sezgin Kaymaz

8.4/10
346 Kişi
·
714
Okunma
·
73
Beğeni
·
3.858
Gösterim
Adı:
Sezgin Kaymaz
Unvan:
Yazar
Doğum:
Sinop, 1962
Sinop (Erfelek) doğumluyum. 5 yaşıma kadar orada kaldım, babam bizi terk ettikten sonra 5 kardeş, bir de anne Konya'ya taşındık. İlkokulu ve Koleji (O zamanlar Maarif Kolejiydi) Konya'da bitirdim. 1980'de Hukuk okumak için Ankara'ya geldim. Sporla ilişkim okulla olan ilişkime ağır bastığı için üçüncü senemde Hukuk Fakültesinden ayrılıp Hacettepe İngiliz Dil Bilimine geçtim. Son sınıfa kadar okulun en başarılı öğrencilerinden biri olmayı bile becerdim. Son sınıfa dönemlik kaydımı yaptırmaya gittiğim gün Türkçe dersini alttan almam gerektiğini, çünkü çaktığımı söylediler. Ben de sinirlenip son sınıftan terk ettim. O arada öğrenci affı çıktı. 10 sene önce sıkılıp bıraktığım Hukuk Fakültesinin 10 sene önce yüzüne bile bakmadığım derslerine üç ay çalışarak hepsini verdim ve afla geri dönüp yeniden Hukuk öğrencisi oldum. Bir süre sonra sınıf arkadaşlarım işi abartıp bana "Amca" demeye başladıkları için tekrar sıkıldım ve tekrar bırakıp İngiliz Dil Bilimine döndüm. Çok şükür diplomamı aldım. 
Spora cirit ve çekiç atarak başladım, daha sonra hentbolü seçip 31 sene boyunca antrenörlük yaptım. Araya sıkıştırdığım spor değil okul oldu her zaman. Bu süreçte Kulüp takımlarının yanı sıra Millî Takımları da çalıştırdım. 
1990 senesinde günlük uyku ihtiyacımın 1-2 saati geçmediğini, hâttâ 3 saat uyuduğum zaman ertesi gün akşama kadar baş ağrısı çektiğimi fark ediverdim. Geceleri okumaktan sıkılınca da yazmaya başladım. Çok sevdiğim bir arkadaşım taslaklardan birini İletişim'e sızdırınca da Can KOZANOĞLU bana "yazar" dedi. O günden sonra spor dahil diğer bütün işler "araya sıkıştırılan" işler oldu. Yazmanın bu kadar hoşuma gideceğini bilseydim 31 sene top peşinde koşmazdım. Gerçi şu anda Voleybol Federasyonunda top kovalamaya devam ediyorum ama gecelerin bana kalan birkaç saatlik kısmı var. Orada yazmaya çalışıyorum. 
Kırlara, ormanlara gitmek istiyorsan, kırlara, ormanlara gitmek istediğin için git...
Şehrin gürültüsünden kaçmak için gitme... Çünkü gürültüden kurtulduğunu düşündüğün her an, gürültüyü beyninin içinde bulduğun an olur...
Akıl, hastayı cerraha götürmeye yarardı; kendi ameliyatını kendine yaptırıp kendi kendini iyileştirmeye değil.
İyi insanların boyunlarındaki lanet halkası bu olsa gerekti: Pişmanlık. Kötünün pişman olduğu nerede görülmüş?
Çay içmeden yaşanabileceğine inanmazdı. Ne büyük keyifti o...
Hele kitap okurken...
En yüksek uçurumlardan düşerken öğrenirsin uçmayı...
Bilmecenin cevabı bilmeceden beterdi. “Zaman yok, makam yok, benim olan bir şey yok, senin olan bir şey de yok...
Ne var peki? Ben var mıyım bari? Biz var mıyız?”
Öncelikle bu güzel eseri okumama vesile olan Serpil KAVAK Hocama sonsuz teşekkür ve şükranlarımı sunarak başlamak istiyorum.
Rüyaların gerçeğe dönüşme aşamasında, hayata dair bir melodrama şahitlik ediyorsunuz. Kâh gülüyor, kâh gözleriniz dolu, dolu oluyor. Yazım dilinde Konya şivesinin tercih edilmesi daha bir farklı kılmış romanı, yazarımız böylece okuma esnasında akıcılığı sağlamış. Her ne kadar zaman, zaman küfürler yer alsa da romanda yöresel şiveyle aralarda kaybolup gidiyor. Sevgisizliğin ve dayağın insan hayatına etkisi ile bir taraftan da karşılığında merhametin ve sevginin her şeyi nasıl değiştirebileceği anlatılmış. Açgözlü Hacı Naci Kalaycı’ nın mezarlığı bile ranta çevirme planları tutmayınca iğrenç tezgâhlarını, mezarlarından edilen ölülerin şaşkınlık ve çaresizliklerine hayretler içerisinde okuyorsunuz. Her geçen gün yeşilliğin biraz daha hoyratça ve acımasızca beton yığını haline getirildiği ülkemizde, korkuyorum bu Hacı Naci Kalaycı gibi alçaklar türerse maazallah gömülecek mezar yeri de bulamayız artık. Kahramanımız Çeto da sadakati, Ömer ile sevgiyi, şerefsiz Şeref ile sevgisizliği ve kabalığı, Hüdai Efendi, Muzaffer Hoca ve Menderes Komiserle vefayı hatırlıyoruz, düzenbaz Aşut’ un ezan sesini sanki hisseder iken cami bahçesindeki fuar alanına döndürdüğü tezgâhından alış veriş yapıyorsunuz. Sizleri unuttuk sanmayın, Hacı Naci Kalaycı yeğeni Samet uşaklık yapan Behnan ve Tahir sizleri de alçaklıklarınızla hatırlayacağız yumruklarımız sıkılı. Yazım diliyle fark yaratan, akıcı ve güzel bir roman olduğunu düşünüyorum iyi okumalar değerli kitap dostları…
Sezgin Kaymaz.
Belki ilk defa duydunuz bu ismi, "aaa bu yazar da kim" dediniz içinizden. Benim gibi yeni tanıyorsanız kendisini çok büyük bir kayıptasınız çünkü, Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir'e aşık oldum ben. Tek kelimeyle harika bir kitaptı! Uzun zamandır, bu kadar merakla, bu kadar büyük bir hazla okuduğum bir kitapla karşılaşmamıştım.


Kitabın içeriğine gelecek olursam az birazcık fantastik öge içeriyor ama, Türk fantastiği biçiminde, "Türklerin fantastiği ne kadar olur" diyorsunuz içinizden biliyorum, cinler falanlar filanlar geçiyor aklınızdan, onu da biliyorum ama hayır! Acayippp eğlenceli bir kitap. Bayıldım... Fantastik diyorum, fantastik ama, öyle böyle değil... Acayip değişik bir kitap eminim benzerini okumadınız bu güne kadar.
Kesinlikle ve kesinlikle okumalısınız. Çünkü bu kadar bayıla bayıla, kahkahalarla okuyacağım bir kitap bulamamıştım uzun zamandır. Bir baktım " tamamdır, bu tam senin kafadan, devam et bakalım" dedim kendi kendime, bir baktım "abiii bu nediiir :) " falan oldum. Ve bingo! Sonunda aranan kanı bulmuştum. Biraz kafanızı dağıtmak istiyorsanız sizin için çok iyi bir seçim olacak Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir. Kalemi, yazılış biçimi, "klasik Türk erkeği" deyince aklınıza nasıl bir tip geliyorsa, aynı öyle. Eksiği- fazlası eminim yoktur, çünkü bu kitabın içinde her şey var! Ayrıca kitabın içerisinde güldürücü ögeleriden ziyade, öğretici ögeleri de çok fazlaydı. Yalın, akıcı, konuşma dilinde yazılmış bir kitap, eminim ki siz de çok beğeneceksiniz.

İlk Sezgin Kaymaz kitabım ama asla son olmayacak. Ve unutmadan, kitapla alakalı en önemli maddemiz denklem! Hayat bir denklemdir, ve siz bu kitabı okuduktan sonra bunu çok daha iyi anlayacaksınız. Uzun lafın kısası hayatın ta kendisiydi bu kitap.
Al da oku olur mu, incelememi okuyup da hemen kaçma! Çünkü kaçmışsan kaçmışsındır, dönemezsin! Denklem bu!
Kitaplı günler dilerim...
Sezgin Kaymaz'ın okuduğum ilk kitabıdır. Su gibi akıp giden öyküler yazılmış kitapta. Yazar yanıbaşınızda anlatıyor ve siz dinliyorsunuz :) hepsi ayrı ayrı hatıranızda yer bırakacak. Toplamda 34 öyküden oluşan kitapta ben en fazla iki ya da üç hikayeyi kaydedemedim kendimde. Ama kitabı bırakmak istemiyorsunuz. Net! Favorilerim ve dönüp iki kere okuduklarım ise Bakele, Ben Geldim de ve İt Gibi Hırkayarak Dolaşırsan oldu. Ben çok keyif aldım, herkese de tavsiyemdir.
Bu incelemeyi kitap okuyan kadınlara ve onlara bu konuda destek olan hayat arkadaşlarına (eşleri, eşitleri, sevgilileri, sadece arkadaşları :) hepsine) ithaf ediyorum.

Kitabı okuyalı epey oldu. İnceleme, yorum yazmasam da olurdu aslında. Ama yine de bir şeyler yazmak istedim. Kitapta önem verdiğim bir nokta var çünkü.Kitap kısa kısa hikayelerden oluşuyor. İlk hikaye kitaba adını da veren Bakele. En çarpıcı olanı da bu hikaye. Bakele nedense yaşanmış olabilir geldi bana ve beni çok etkiledi. Kitaptan önce Bakele’yi internet ortamında bir sayfada okumuştum ve çok etkilendim. Etrafımdaki insanlara da okuyordum ya da okutuyordum. Dediğim gibi sanki yaşanmış bir aşk hikayesi gibi. Ya da ben öyle olmasını umduğum için öyle düşünüyorum. Genel olarak hikayeyi genç insanlara okudum. Neden mi ? Sevdiklerine hikayedeki İbrahim amca gibi davransınlar diye. Çünkü Bakele’yi Bakele yapan İbrahim amca. Bir de orada kitap okuyan kadın figürünün ortaya çıkması beni çok mutlu etti. Bununla birlikte eşinin ona anlayış gösterip destek olması. Bu yüzden hikayeyi gençlere okudum. Okuyamadıklarıma yolladım. Onlarca yüzlerce Bakele olmasına zemin hazırlasınlar diye.

İşte kitapta benim için en çarpıcı nokta bu oldu. Kitap okuyan ve kendisine bu konuda her zaman destek olan bir eş. Herkesin böyle yaptığını düşünürsek insanlık için ve bu ülkenin geleceği için inanılmaz güzellikte yarınlar bizi bekliyor demektir. Yazarın hayat görüşünü bilmem. Bu hikayeyi bunu düşünerek mi yazdı onu da bilmem. Ama bir kitabın yazılıp basıldıktan sonra bittiğine inanmıyorum. Okuyucu bu kitabı başkalarına aktarırken bir şeyler ekler. Bende bu noktaya dikkat çekerek naçizane bir eklemede bulunmuş sayıyorum kendimi ️

Burda bir başka güzel şey. Kelimeler ve anlamlar konusu. Yani yazar eğer bu hikaye yaşanmamışsa bile, “bak hele” gibi basit görünen ve söyleyişe göre kaba sayılabilecek bir söz kalıbına deyim yerindeyse kutsal bir anlam yüklemiş. Bu kelimenin ardına gizlediği anlamlar o kadar derin ve etkileyici ki 2 sayfadan oluşan bir kitap olsa bu hikaye, diğer hikayeler olmasa yine o kitabı bulur alırdım.

Diğer hikayeler ise Bakele kadar doğal ve samimi gelmedi bana. Bir çoğu çok zorlanmış hikayelerdi. Ya da Bakele çok etkileyici olduğu ve kitabın başında yer aldığı için böyle düşündürdü. Yine de dediğim gibi diğer hikayeler olmasa da sadece Bakele yeter. Bana yetti en azından.

Öyle ki kitabı bulmak için bir çok yere baktım. Bulamadıkça sinirlenip üzüldüm. Sonra hayatımda çok önemli yere sahip bir insan ve daha önce hikayeyi kendisine okuduğum bir insan kitabı bir şekilde buldu ve bana hediye etti. İçinde “sende benim Bakelem olur musun?” notuyla. Bu yüzden diğer hikayelerden beklediğim tadı alamamış olsamda kitap bu benim için manevi anlamda çok değerli. ️

https://youtu.be/7ylTzg7P9BA
Aman Allahım ne kadar az kişi okumuş bu güzelim kitabı. Kurgusu ayrı, dili ayrı, anlatımı ayrı övgüyü hakediyor.
Tuhaflıklar içinde geçen, insanı meraklandıran, çaykoliklere kendilerini özel hissettiren eğlenceli bir kitap.
Yeni yazar keşfetmek isteyenlere şiddetle tavsiye ediyorum.
Öncelikle bu kitabı bana hediye eden site sakinlerimizden Oğuzhan Yücel Beye çok teşekkür ederim. Yeni bir kalemle beni tanıştırdığı için...

Yazarın okuduğum ilk eseri. Yazım dili biraz fazla küfürlü olsa da öykülerdeki samimiyeti hoşuma gitti...

Sekiz farklı fakat birbiri ile bağlantılı öyküler, günlük hayattaki konuşmalar ile esprili bir dil ile okura aktarılmış. Eşi ile muhabbeti, tartışmaları gülümsememe sebep oldu Yazar hayvan sevgisini kitabında yoğun bir şekilde ele almış. Köpeklere verdiği isimler ise alışılmışın dışındaydı...

Öykülerden en çok hoşuma giden ise "Sevgili Mektupkardeşim" oldu. Sebebi ise yazarın bu öyküsünde kendi içsel çatışmalarına oldukça fazla yer vermesiydi. Hüzünlü bir öyküden, azmin başarısına doğru ilerleyen öyküde gözyaşlarıma hakim olamadım...

Okuyacağım yazarların arasına Sezgin Kaymaz'ı da eklemiş bulunuyorum...
Öykü seven tüm kitap dostlarına tavsiye ederim...
"Geber Anne!" Ne garip bir kitap ismi değil mi?
İnsan kitabı alırken dahi yanlış bir şeyi eline alıyormuşçasına suçluluk duygusuna kapılmadan edemiyor. Zira söz konusu anneler olunca, bu sözün şakası bile insanı ürpertmeye yetiyor. Bu yüzden 'Geber Anne' dedirtecek olaylar silsilesini merak edip alınan bu kitap, ne yazık ki annelerin görmemesi için kitaplığın en kuytu köşesinde yer bulacak sanırım kendisine. :) Sezgin Kaymaz'ın taze okuyucularından biri olarak tek kitap ile yazarı harcamak değil niyetim fakat kitabın beklentimi karşılamadığı da aşikâr. İsmailoğulları ailesinin hikâyesini anne olgusu üzerinden anlatan bir eser var karşımızda. Ailenin gözbebeği olan mükemmel bir anne.. Gerçi herkesin annesi kendisine göre mükemmeldir fakat eğer bu denli mükemmel kabul edilen bir anne büyük bir suç işlediği düşünüldüğü için bir anda gözden düşüyorsa işte o zaman her şey alt üst olur. Düşünüldüğü için diyorum çünkü bazen hatta çoğu zaman hayatta her şey göründüğü gibi olmuyor ne yazık ki. Görünen olaylar, gerçek olana birer perde olabiliyor kimi zaman. Yüzeyde var olan özü yansıtmıyor fakat hüküm görünene göre veriliyor. Işte kitaptaki olaylar da okuyucuya tam olarak bu mesajı veriyor. Her gördüğüne inanma, özüne bir bak, araştır bakalım derununda neler var, sonra hükmünü ona göre ver diyor her fırsatta yazar. Aslında yaşadığımız hayatta sıkça unuttuğumuz bir meziyet ve çokça yaptığımız bir hatayı belirtmesi bakımından kitabın bu yönünü sevdim. Sevmediğim tarafina gelince, eserde anlatılan bu olaylar ilerleyen sayfalarda zamansızlık kavramı üzerine oturtuluyor. Yani yazar, zaman diye bir şeyin olmadığını ve bunun beynimizin bir oyunu olduğunu ileri sürerek olayları bağlamaya çalışıyor. Haliyle okurken insan kendini zihni bir kargaşa içinde bulduğundan olayları sağlam bir temele oturtamıyor. Temanın güzel olması fakat kurgunun havada kalması ister istemez beklentiyi aşağılara çekiyor. Bana kalırsa yazar, ilginç ve çarpıcı bir kurgu oluşturmak adına temayı feda etmiş ama bu durum kitabın kalitesine gölge düşürmüş. Bunun yanı sıra eserde yer alan diğer bir olgu da, zamansızlık kavramına paralel olarak, ölen bir insanın, yeni doğan bir insanın ruhunda var olması ve kimi zaman bu yeni insanın düşüncelerine hükmedebilmesi durumu. Gerçekçi olmamasının yanı sıra sağlam bir kurguyla desteklenmediği için okuyucuyu kendine çekemiyor bu olgu. Yazarın anlatım tarzına diyecek sözüm yok. Zira sürükleyici ve güzel bir kalemi var. Kurgudaki boşluklar olmasaydı daha kaliteli bir eser olabilirdi diye düşünüyorum. Kitabın fazlasıyla ilginç olan ismine gelince yazar okuyucuyu bu konuda fazlasıyla tatmin ediyor. Kitabı bitirince neden böyle bir isim seçildiği konusunda aklınızda soru işareti bırakmıyor. Ayrıca bölümler hâlinde yazılan kitapta her bölümün başında çoğunlukla Mevlâna olmak üzere Shakespeare, Fürûzanfer ve Tebrizli Şems'ten alıntılara yer verilmiş. Bu alıntılar esere yer yer hoşluk katmış. Velhasıl-ı kelâm yüksek beklentimi karşılayamasa ve sonunda 'Vay be, harikaydı.' dedirtemese de, orta kalitede güzel bir eserdi. Şansımı yazarın çokça övülen eseri Lucky'de denemeyi düşünüyorum. Herkese keyifli okumalar dilerim. :)
Selam, iki kitap arasında nefes almak için Sezgin Kaymaz okumayı adet edindim laf aramızda. Nefes almak yani aklımın toparlanması; takılmadan, zevk alarak şarj olması Sezgin Kaymaz kitaplarıyla oluyor bende. Uyku tutmayınca Sandık odası kitabını raftan alıp bir anda enfes öykülerin içinde buldum kendimi. Sürpriz sonlu öyküleri ah o her gün gördüğümüz, bildiğimiz içimizden insanların öykülerini anlatışına bayılıyorum. Okuyucuya ne istiyorsa veriyor bence yazar olarak. Karakterleri sıkıcı olmadan gözümüzde canlandırabiliyoruz, her öyküsünde bambaşka insanları ete kemiğe bürüyebiliyorum ben, bu sebeple strese girmiyorum, zaman mekan kavramları da şahane. Sonuç olarak ben sandık odasına da bayıldım. Elmaların Yongasını mesela Bedia Akartürk dinleyerek okudum, "Geleneksel kömüş günü şenlikleri" ise efsane bir öyküydü bana sorarsanız. Döndür döndür okunabilecek bir kitap elimdeki.
Bu gün okumaya başladım ve 76.sayfaya kadar okumaya tahammül edebildim.Tarafıma ayın seçkisi olarak bir kutu kitap tarafından böyle bir kitap gönderilmiş olması çok acı. Sokak ağzıyla yazılmış böyle basit saçma sapan konulu bir kitabı nasıl ayın seçkisi olarak okurlarınıza gönderebiliyorsunuz. Samimiyetinizden şüphe duyuyorum ve ayın seçkisi olarak gönderdiğiniz kitaplarla tamamen anlaşmalı olduğunuz kanaatine vardım. Okuduğumuz bir kitap bize bir şeyler katmalı ve bizi biraz düşünmeye sevk etmeli vakit kaybı olmamalı.
Hani Yaşar Kemal'in bir tarzı vardır, Stephen King'in kendine has bir kalemi vardır ya işte Sezgin Kaymaz'ın kalemi de bambaşka. Yaşar Kemal tabiat tasvirinde neyse Sezgin Kaymaz da olay tasvirinde o. Okumaktan ziyade izliyor havasındaydım. Çok başarılı bir kalem ancak beni asıl etkileyen hayata bakış açısı oldu. Hayır, hayata bakış açısından bahsetmemiş yazar. Bahsettiği olay, durum ve kişilerinden çıkarıyoruz bunu.
Dağılmam Arap'ın kısa hikayesiyle başladı. Bir ara tıkandım, okuyamadım. Hani vicdanım el vermedi. Sorumlu hissettim kendimi...
Çok yönlü bir kitap bahsedilen.Tek bir şey söylemek istiyorum. EMPATİ yoksunu çocuklar yetiştirmeyelim lütfen. Empati ve vicdan büyük oranda sonradan öğrenilen şeyler. Vicdanlı insan önce kendisini sonra tüm canlıları sever ki tüm sıkıntılar empati eksikliği ve dolayısıyla vicdan yoksunluğundan ortaya çıkar.
Sokak hayvanlarına-tüm insanlara- YAŞAYABİLECEKLERİ ortam oluşturmaya çalışanları mahallenin delisi olarak adlandırmayacak çocuk ve büyükler yeşerir böylece.
Belki! En değersizin en değerli hale geldiği günümüzde hatırlayış olur bu kitap bize.

Okuyalım lütfen!

Yazarın biyografisi

Adı:
Sezgin Kaymaz
Unvan:
Yazar
Doğum:
Sinop, 1962
Sinop (Erfelek) doğumluyum. 5 yaşıma kadar orada kaldım, babam bizi terk ettikten sonra 5 kardeş, bir de anne Konya'ya taşındık. İlkokulu ve Koleji (O zamanlar Maarif Kolejiydi) Konya'da bitirdim. 1980'de Hukuk okumak için Ankara'ya geldim. Sporla ilişkim okulla olan ilişkime ağır bastığı için üçüncü senemde Hukuk Fakültesinden ayrılıp Hacettepe İngiliz Dil Bilimine geçtim. Son sınıfa kadar okulun en başarılı öğrencilerinden biri olmayı bile becerdim. Son sınıfa dönemlik kaydımı yaptırmaya gittiğim gün Türkçe dersini alttan almam gerektiğini, çünkü çaktığımı söylediler. Ben de sinirlenip son sınıftan terk ettim. O arada öğrenci affı çıktı. 10 sene önce sıkılıp bıraktığım Hukuk Fakültesinin 10 sene önce yüzüne bile bakmadığım derslerine üç ay çalışarak hepsini verdim ve afla geri dönüp yeniden Hukuk öğrencisi oldum. Bir süre sonra sınıf arkadaşlarım işi abartıp bana "Amca" demeye başladıkları için tekrar sıkıldım ve tekrar bırakıp İngiliz Dil Bilimine döndüm. Çok şükür diplomamı aldım. 
Spora cirit ve çekiç atarak başladım, daha sonra hentbolü seçip 31 sene boyunca antrenörlük yaptım. Araya sıkıştırdığım spor değil okul oldu her zaman. Bu süreçte Kulüp takımlarının yanı sıra Millî Takımları da çalıştırdım. 
1990 senesinde günlük uyku ihtiyacımın 1-2 saati geçmediğini, hâttâ 3 saat uyuduğum zaman ertesi gün akşama kadar baş ağrısı çektiğimi fark ediverdim. Geceleri okumaktan sıkılınca da yazmaya başladım. Çok sevdiğim bir arkadaşım taslaklardan birini İletişim'e sızdırınca da Can KOZANOĞLU bana "yazar" dedi. O günden sonra spor dahil diğer bütün işler "araya sıkıştırılan" işler oldu. Yazmanın bu kadar hoşuma gideceğini bilseydim 31 sene top peşinde koşmazdım. Gerçi şu anda Voleybol Federasyonunda top kovalamaya devam ediyorum ama gecelerin bana kalan birkaç saatlik kısmı var. Orada yazmaya çalışıyorum. 

Yazar istatistikleri

  • 73 okur beğendi.
  • 714 okur okudu.
  • 20 okur okuyor.
  • 448 okur okuyacak.
  • 15 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları