"Dayanamıyorum artık Theo, yaşamın ağırlığına daha fazla dayanamıyorum. Unutmaya çalışıyorum ama olmuyor. Kulağımdaki çığlıklara karşı koyamıyorum..."
Vincent van Gogh
"Sevmek ne?" dediğimde Lisa durdu... İlk kez onun bir şeyi açıklarken zorlandığını görüyordum.
"Bir insanı içinde taşımak, onu...", yutkundu, "onu görmediğin zaman da onunla olmak," iki kez yutkundu, "onun yanındayken onu özlemek..."
Eser, Stevenson’ın hem avukat hem de yazar olarak kendi deneyimlerini anlattığı Amerika'daki adalet sistemini konu alıyor.
Merkezinde, haksız yere cinayetle suçlanan Afro-Amerikan Walter McMillian davası yer alır. Walter’ın hiçbir somut delile dayanmadan idama mahkûm edilmesi, adalet sistemindeki ırkçılığı, önyargıyı ve siyasi baskıları açıkça gözler önüne serer.
Ancak yazar bu davayla sınırlı kalmıyor:
Çocukların yetişkinler gibi yargılanması ve müebbet hapse çarptırmaları,
Zihinsel engelli bireylerin de mahkûm edilmesi,
Yoksulluk nedeniyle savunma hakkına erişemeyen insanlar,
İdam cezasının geri dönüşü olmayan sonuçları
gibi birçok dava ve insan hikâyesine yer verir.
Özellikle çocukların yetişkinlerle aynı hapishanelere gönderilmesi ve bunun doğurduğu ağır sonuçlar, kitabın en zorlayıcı bölümlerindendi.
Aynı şekilde zihinsel engelli bireylerin, mahkûm edilmeleri bana göre adaletle bağdaşmıyordu.
İdam cezasını anlatan bölümler ise kitabın en sarsıcı anlarıydı. Özellikle elektrikli sandalye sahneleri, Yeşil Yol filmini çağrıştırdı bana.
Sayısız ödüle layık görülen Merhamet
aynı zamanda filme de uyarlanmış
Kitabı bitirdikten sonra, adalet kavramını yeniden sorgulamama neden oldu. Bir toplumun gerçek yüzünün en savunmasız insanlara nasıl davrandığında gizli olduğunu daha iyi anladım.