Derin ve gerçek müminde akıl, hürriyeti hakikate esaret diye bilir. Hakikate esir olduktan sonradır ki, insan, gerçek ve büyük hürriyetin ne olduğunu anlar.
Derin ve gerçek mü’minde akıl, aklın son haddine mahsus şartlar içindedir: Daire nasıl başladığı noktada biterse, akıl da nihayet “mutlak”dan hiç bir şey anlıyamıyacağını anladığı yerde nihayete erer.
Derin ve gerçek mümin, ne ham ve kaba softa gibi akıldan korkar ve onun hakiki faaliyetine set çeker, ne de reformcılar ve havaî ve nefsani tefsirciler gibi her şeyi akla bağlamaya kalkar; sadece hududu dikkatle tayin eder ve akla mahsus cevelan sahalarında azami hak ve hürriyet payına malik olarak hareket eder. Bu takdirde de akıl, dinin en sadık ve faydalı bir hizmetçisi olur ve dinin emrinde dilediği hayat sistemi inşa eder.
Akıl hakkında en güzel hükmü, hükümlerin en güzellerini getirmiş olan tasavvuf planı vermiştir:”Bu iş ne akılla olur, ne de akılsız… Akıl, kendisi olmadığı vakit hiçbir şey yapılamayacak olan, kendisini her şeyi zannettiği vakit de hemen sıfıra inen ve ebedi felakete köprü dayayan, en büyük ilahi nimetle en korkunç hüsran vesilesi arasında bir bakıma harikalar harikası, bir bakıma da aş ağının aşağısı bir vasıtacıkdan başka bir şey değildir. Bu vasıta, ayağını iman bukağısına taktığı andan itibaren, nimet ve kurtuluş vasıtalarının sultanı oluverir.
Gerileme ve çürüme tarihimizin başı, çocuklarımıza okuduğumuz tarih kitaplarının zıttına, kendisinden evvelki vecd ve aşk devirlerinin hızıyle Türk cemiyetini hükümranlıklar şahikasına çıkarmış olmasına rağmen Kanunî çığırıdır. Kanuni devrinde, bütün zafer ifadesi dışta ve  kabukta; ve bütün çürüme başlangıcı içte ve özdedir. Kanuni bütün kıymetini kendisinden evvelki devirlerden almış büyük bir mirasyedidir.