“Acı Çikolata” üçlemesinin bu son kitabında ilk iki kitaba nazaran bizi çok daha farklı bir kitap bekliyor. Önceki kitapların ana karakteri Tita’yı maalesef burada göremiyoruz ama onun yerine Tita’nın büyük büyük yeğeni Maria kalbinin kapılarını bize açıyor. Meksika Devrimi’nden çok uzak bir dönemde, modern çağlardayız bu sefer. Maria dünyaya çok güzel bir bebek getirmiş ama ortada bir sorun vardır. Bu minik sorun kömür gibi kapkara bir bebektir. Her şeyin başlangıcı olan bu kömür gibi kapkara bebek ilerleyen sayfalarda teninin aksine ailenin geçmişini aydınlatmakla kalmayacak, herkesin hayatını olumlu yönde değiştirecektir.
Beyaz anne babadan böyle bir bebeğin dünyaya gelmesi biyolojik açıdan elbette mümkün. İlk kitabı okuyan okurlar zaten bu duruma şaşırmayacaklardır. Çünkü Maria’nın atalarından Tita’nın annesinin bir siyahiden çocuk sahibi olduğunu biliyoruz. Maria çocuğunu doğurduktan sonra sadece eşi değil, en yakınları tarafından da dışlanır, eşine ihanet etmekle suçlanır. Derin bir depresyona girer. Ancak onun imdadına geçmişinden biri, uzun zamandır görüşmediği anneannesi yetişir. Maria anneannesi Lucia ile o meşhur çiftliğe geri dönecek ve orası onun için bir liman, bir arınma yeri olacaktır. Aile geçmişinin sırlarını orada öğrenecek, akrabalarını sadece fotoğraflarla değil, karakterlerini ve yaşamlarını birebir anneannesinin ağzından dinleyecektir. Maria geçmişini ve atalarını öğrendikçe aslında kendi hayatının onlarınkinden hiç de farklı olmadığını hayretle keşfedecektir. Tarihin tekerrürden ibaret olduğu gerçeği bir kez daha karşımıza çıkıyor. Geçmişte yaşananlar tekrar yaşanıyor bu romanda. Atalarımız yaptığı seçimleri bizler de yapmak zorunda kalıyoruz. Acaba geçmişte yapılan yanlış seçimlerin gelecek nesillerin yapacağı doğru seçimlerle telafi edilmesi