Yusuf Atalay

Yusuf Atalay
@Yusuf04a
Teodise
Edirne
Mersin, 15 Haziran 2001
4 okur puanı
Mayıs 2026 tarihinde katıldı
“Biri Emlak zenginiyken, diğerinin kendini kamyon kasasına asması. 6 aylık bebeğe TEK TAŞ yüzük takılırken, diğer bebeklerin mama bulamaması... Günde 12 saat çalışan bir işçinin 2 saat çalışan bir İMAM kadar kazanamaması Allahın imtihanı değil, kulun Ahlaksızlığıdır...”
Reklam
Amedspor'un Yükselişi ve Irkçılığın Çirkin Yüzü** Amedspor sonunda Süper Lig'e çıktı! 16 yıl sonra Diyarbakır'ın takımı, emeğin, mücadelenin ve o yeşil-kırmızı sevginin zaferiyle en üst lige terfi etti. Sokaklarda coşku, insanlarda gurur... Hak edilmiş bir başarı bu. Mbaye Diagne'nin golleri, takımın azmi, taraftarın desteği... Tebrikler, gerçekten. Ama ne yazık ki bu sevinç, bazı çevrelerde yine o eski, iğrenç refleksleri tetikledi. Faşist ve ırkçı söylemler, saldırılar... Maçlarda küfürler, fiziki tacizler, "Amedspor yok öyle bir şey" diye zırvalayan yayıncılar, beyaz toros pankartları açanlar, etnik köken üzerinden nefret kusanlar. Bunlar spor mu? Hayır, bunlar utanç. Bunlar insan olmanın en temel değerlerine karşı bir saldırı. Bir futbol takımını, şehrini, insanlarını sırf "öteki" gördüğü için hedef almak, faşizmin ta kendisi. Irkçılık hiçbir kılıfın altında gizlenemez; "taraftarlık", "milliyetçilik" ya da "provokasyon" diye süslenirse bile çirkin kalır. düşün bir: Aynı ligde, aynı ülkenin takımı. Aynı sahada ter dökecekler, aynı kurallara tabi olacaklar. Ama bazıları için Amedspor'un çıkması "tehdit" gibi. Neden? Çünkü o takım bir şehrin, bir kültürün, bir direncin sembolü olmuş. Diyarbakır'ın sesi olmuş. Başarıyı kutlarken bile bayrak bahanesiyle taciz etmek, küfür etmek... Bu ne vicdan? Bu ne insanlık? Spor birleştirici olmalı, nefret pompalayıcı değil. Bunları yapanlar aslında kendilerini küçültüyor. Gerçek Türk-Kürt kardeşliğini, bu ülkenin zenginliğini göremiyorlar. Amedspor'un yükselişi, sadece bir lig terfisi değil; emeğin, yerel sevginin ve azmin zaferi. Ona karşı ırkçılık yapanlar ise kaybeden taraf. Çünkü tarih ve vicdan her zaman adaletten yana ilerler. TFF'nin, federasyonun, devletin yetkili kurumlarının bu çirkinliklere karşı net durması lazım.
Hz.muhammed ve ebu Bekir mekkeden hicret ederken onlara rehberlik eden ve sevr mağarasına götüren kişinın ismi abdullah bın uraykıt.müşrik ınancına tabıydı müslüman değildi.bunun karşılığında 2 deve almıştı.mekkeye döndugunde müşriklerin önderı hz.muhammedın yerini bıldırene 100 deve vaat etti.bu uraykıt için büyük bır servetı buna rağmen sözüne sadık kaldı.peygamber onun müşrik olmasına rağmen onu seçmişti ve yanılmamıstı.demekı karakter dinle degıl insanın özündedır
Başka Bir Ulusun Boyunduruğu Altındaki Bir Halk İçin Milliyetçiliğin Önemi Tarih boyunca pek çok halk, yabancı bir gücün egemenliği altında ezilmiş, dilini, kültürünü ve kimliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. İşte böyle dönemlerde milliyetçilik, o halkın en güçlü savunma ve direniş silahı haline gelir. Öncelikle milliyetçilik, ortak kimlik bilincini güçlendirir. Boyunduruk altında yaşayan insanlar, “biz kimiz, ne istiyoruz?” sorusuna cevap bulur. Dil, tarih, gelenek ve ortak acılar üzerinden bir “biz” duygusu doğar. Bu duygu olmadan dağınık bireyler, organize bir halk olamaz. İkinci olarak, milliyetçilik birlik ve dayanışmayı sağlar. Farklı sınıflar, bölgeler ve görüşler arasındaki ayrılıklar bir kenara bırakılır; herkes ortak bir amaç etrafında kenetlenir. Bu olmadan özgürlük mücadelesi parçalı ve güçsüz kalır. Üçüncüsü, milliyetçilik kültürel varoluşu korur. Yabancı egemenlik genellikle asimilasyon politikalarıyla gelir. Milliyetçilik ise ana dili, tarihi hafızayı ve kültürel mirası yaşatma iradesini ateşler. Bir halkın ruhu yok olmadan bedeni de kolay kolay teslim olmaz. Son olarak, milliyetçilik özgürlük arzusunu meşrulaştırır ve motive eder. “Kendi kaderimizi kendimiz belirleme” hakkı, evrensel bir haktır. Baskı altında yaşayan bir halk için milliyetçilik, bu hakkın sesi olur; hem içeride morali yüksek tutar hem dışarıya “biz buradayız ve hakkımızı istiyoruz” mesajı verir. Tabii ki her şeyde olduğu gibi milliyetçilik de aşırıya kaçtığında tehlikeli olabilir. Ama kendi varlığını koruma ve özgürleşme mücadelesi veren bir halk için, sağlıklı ve yapıcı bir milliyetçilik hayati önem taşır. O olmadan ne onur kalır ne de gelecek
Puan vermedi
Schopenhauer’ın“Yeterli Temel İlkesinin Dörtlü Kökü Üzerine” (Über die vierfache Wurzel des Satzes vom zureichenden Grunde) kitabı, onun 1813’te doktora tezi olarak yazdığı, 24 yaşındayken bitirdiği ilk büyük çalışması. Daha sonra 1847’de ikinci baskısını gözden geçirip genişletti. Kitabın Genel Özeti Schopenhauer, Leibniz’in meşhur Yeterli Sebep İlkesi’ni alıyor ve bunu dört farklı alana ayırıyor. Ona göre bu ilke tek bir prensip ama dört kökü var. Kitap aslında “Neden her şeyin bir sebebi olmalı?” sorusunu sistematik olarak açıyor. Dört Kök 1. Oluşun (Becoming) Kökü Fiziksel nedensellik Fizik dünyadaki olaylar. Bir topa vurursan hareket eder. Sebep-sonuç ilişkisi. 2. Bilmenin (Knowing) Kökü Mantıksal gerekçe Doğrular ve yargılar. “Neden buna inanıyorsun?” sorusunun cevabı. 3. Varlığın (Being) Kökü Uzay-zaman ilişkisi Matematik ve geometri burada. Saf biçimsel zorunluluk. 4. İstemenin (Willing) Kökü Motivasyon İnsan davranışlarında “Neden bunu yaptın?” sorusunun cevabı. İrade ve güdüler. Schopenhauer bu dört kökün hepsinin aynı ilkenin farklı görünümleri olduğunu söylüyor ve Kant’tan etkilenerek ama onu eleştirerek kendi yolunu çiziyor. Güçlü Yönleri - Çok net, sistematik ve düzenli yazılmış. - İlerideki başyapıtı “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya”nın temel taşlarını döşüyor. - Özellikle 3. ve 4. kökler oldukça orijinal ve düşündürücü. Bu kitap, Schopenhauer’ın “ciddi felsefeci” tarafını en net gösterdiği eserlerinden biri. Ana kitabına geçiş için sağlam bir temel oluşturuyor.
Yeterli Temel İlkesinin Dörtlü Kökü ÜzerineArthur Schopenhauer · Doğu Batı Yayınları · 2021100 okunma