Bir ilişkinin, ne zaman, nasıl bozulduğunu kimse söyleyemez, bozulmuş ilişkiler daima önemsiz sözcüklerin küçük dikenlerinden oluşur, her ne kadar bu küçük dikenler bir yerde insanı ifade etse de, gene de bütünün ifadesinden uzaktır, çünkü sözcük, bütünlüğü ifade edemez. Buna rağmen insanlar körü körüne güvenirler sözcüklere. Kendi sözcüklerine körlemesine güvenerek başkalarının sözcüklerini, hemen üzerine atlamaya, didik didik etmeye, yaralanmaya ve inandıkları kendi doğruları uğruna yaralar açmaya hazır, pusuda beklerler. Eğer doğa bizlere bilgece egemen olmasaydı, sanırım hepimiz çoktan tımarhaneyi boylamıştık. Onun içindir ki sadece doğanın bilgece hâkim olmadığı kişilerin sonu tımarhane oluyor. Düşünün bir kere, insan bütün hayatını, yir- misinden kırkına kadar sahip olduğu enerjiyle yaşamış olsaydı yetmişine geldiğinde, kırgınlıkların ve yaraların ördüğü öyle bir ağın içine düşerdi ki buradan tek çıkış yolu çılgınlık olurdu. Bu nedenle kuvvetten düşmenin şans olduğunu düşünüyorum. Belirli bir süreden ve kırgınlıklar birikiminden sonra, beyin yapısı, kişinin bebekliğinden beri yüklenip taşıdığı çelişkiler zincirini nasıl olsa çözemeyeceğinin -zaten çoktan unutmuştur bile neyin çözülmesi gerektiğini- ayrımına varıyor, faaliyetinin etkinlik derecesini azaltıyor, itirazsız kabul ettiği olguların sayısı artıyor ve giderek sadece ufak tefek şeylere öfkelendiği bir çağa erişiyor, sonraları ufak tefek şeylere de öfkelenmiyor, cenaze parasını biriktirip ölüme terk ediyor kendini.