Köylü insanların inançlarına kimi zaman “cahilliklerinden” diyerek dudak büken bir kesim vardır. Oysa köylünün yaşadığı hayatı yakından görebilseler, hatta bir süre bu hayatı deneyimleseler, inançlarının güçlenmesinin sebebini daha iyi kavrayabilirlerdi. Çünkü köy hayatı, doğayla insan arasındaki bağı çıplak bir şekilde ortaya koyar. Toprağa atılan bir tohumun yeşermesi, yağmurun zamanında yağması, güneşin tam vaktinde doğup batması; insanın elinde olmayan, kontrol edemediği güçlere duyulan bir teslimiyetin dersini verir.
Şehir hayatında insan, betonun ve teknolojinin ardına saklanarak kendini güç vehmiyle donatır. Her şey marketten alınabilir, musluktan akabilir, düğmeyle çalışabilir gibi görünür. Bu yanılsama, insana kendi kudretini olduğundan fazla hissettirir. Oysa köyde sabahın sessizliğinde uyanıp horozun ötüşünü, kuzuların melemesini, toprağın kokusunu duyan insan, varlığının küçüklüğünü ve bir bütünün parçası olduğunu daha derinden hisseder.
Köylü için yağmur sadece romantik bir görüntü değil, ekmeğin habercisidir. Güneş sadece manzarayı güzelleştiren bir unsur değil, tarladaki bereketin kaynağıdır. Kuraklık bir ekonomik krizden öte, insanın acziyetini yüzüne vuran bir imtihandır. İşte bu yüzden köylünün duası daha içten, şükrü daha derindir. Çünkü o, hayatın her aşamasında kendi gücünün sınırlı olduğunu görür; inancını besleyen de tam olarak bu şahitliktir.
Aslında köylünün inancı bir cehaletin değil, hakikate daha yakın bir yaşamın tezahürüdür. Şehirli insan, köylünün yaşadığı bu doğrudan bağı yaşasa; her gün toprağa, göğe, suya, rüzgâra muhtaç olduğunu yeniden idrak etse, inancı zayıflamak bir yana, güçlenecek; insanın sınırsız olmadığını, asıl kudret sahibinin başka olduğunu daha berrak görecektir.