Roman, “cesur yeni dünya” adı verilen yapay bir düzende geçiyor. İnsanlar laboratuvarlarda üretiliyor,sınıflara ayrılıyor ve daha doğar doğmaz hayatlarının nasıl şekilleneceği belirleniyor. Özgür irade, bireysellik, sanat, din ve aile gibi kavramlar yok edilmiş. Mutluluk ise “soma” adı verilen bir hapla sağlanıyor; düşünmek, sorgulamak, hissetmek yerine tek gereken şey uyum sağlamak.
Bu dünyada herkes mutlu görünse de aslında kimse özgür değil. “Özgürlüğün olmadığı yerde mutluluk gerçekten var olabilir mi?”
Lenina ve John’un hikâyesi bu soruya güçlü bir yanıt veriyor. Lenina, düzenin ürünü bir karakter; duygularını bastırmayı, hazla yetinmeyi ve yüzeysel bir mutluluğu seçiyor. Onun için bağ kurmak, derinlikli bir ilişki yaşamak değil; anlık keyif önemli. John ise tam tersine, gerçek aşkı, acısıyla ve çelişkisiyle birlikte yaşamak isteyen biri. Bu ikisinin karşılaşması,özgürlük ve mutluluk arasındaki gerilimi derinden hissettiriyor.
Son sayfayı kapattığımda hissettiğim şey şuydu: İyi ki hâlâ düşünme, sorgulama ve hissetme özgürlüğüm var.
Çünkü “Cesur Yeni Dünya”yı yaşamak hiç de uzak bir ihtimal değil.