İnsanı, içine akan yaranın kanı öldürüyor. Dışarı akan o kanı gören varsa anlıyor halinden. Ağlıyorsan, inliyorsan şanslısın demek ki, elinden tutan, yarana derman olan mutlaka bir yerden çıkıyor karşına. Unutuldum sandığında bile asla unutmuyor seni bu dünyaya yollayan. Bir parçanı alyorsa iki parça veriyor sonunda. Her ilaç bir parça zehirden oluşuyor. Bu yüzden içindeki acının dışarı çıkanı bir başkası için derman oluyor.
Insan üzüntüsünün, acılarının üzerine düşündüğü kadar düşünmüyor mu acaba mutlu oldugu anları? Ya da mutsuzluğun ve mutluluğun zaman akışı aynı değil. O yüzden, mutsuzken akmayan zaman, mutluyken bir çırpıda geçiveriyor.
Insan hic geçmeyeceğini sandığı o anların, günlerin, acilarin geçtiğini anladığında keşke bu acısızlığı kutlasa, kutsasa... Oysa o acı geçip gittiğinde artık o kadar önemsiz bir hale gelmiş oluyor ki,
"Yaşasın, artık yerinde yok!" demek delilik gibi gelebiliyor ilk başlarda. Sonra her yeni sıkıntı kapıyı çalıp acının varlığın bir kez daha anımsattığında insan tadını çıkaramadığı kaygısızlık, sıradanlık için yanıp kavruluyor. Midenin varlığını miden ağrımadan hissetmezsin, derler ya, işler bozulduğunda anlarsın ne kadar önemli bir organın olduğunu….