"Kar hızlandı.
Mübarek ne de güzel dökülüyor. Yüzüme gözüme konuyor. Bunlar kar tanesi mi, yoksa gökten beyaz meyve çiçekleri mi dökülüyor. Her yan karanlık ve soğuk;peki niçin ben bir bahar bayramına bakıyorum. Ne zaman açıldı bu çiğdemler, nerden çıktı bu nevruz?
Kuzular oynaşıyor kırlarda, kızlar yemlik topluyor. İşte kuş sesleri ve bu da Islak Kaya'dan fışkıran pınar.
Pembe - beyaz şeftali çiçekleri, süt köpüğü gibi kabarmış erik, kayısı, Vişne, kiraz çiçekleri;sarışın kızılcık çiçekleri yağıyor üstüme, serpiliyor gökten.
Aman Allahım ne güzel, ne güzel.
Yağsın durmadan, yağsın ve örtsün üstümü bu çiçek kokuları, nerdeyim ben?
Gözlerimde yaş, dilimde dua.
Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm"
Mustafa Kutlu okurken, kendimi Anadolunun bağrında, herhangi bir şehirde buğday tarlalarında meyve bahçelerinde geziniyormuş gibi hissediyorum. Öyle tanıdık, öyle bizden hikayeler anlatıyor ki sanki geçmiş zaman anılarını dinliyorum babamın ve dedemin. Tatlı olduğu kadar acı taraflarıyla da yüzleştiriyor bizi. Buzdağının vefasız, acı, insanı huzursuz eden tarafınıda gösteriyor.
Beyhude Ömrüm'de ise Gülpaşa çavuşun oğlu "insanoğlu dünyaya niçin gelir?
Herhalde bir bahçe kurmaya gelir.
Dünya dediğimiz de bir gurbet değil mi?"
Diyor ve aslında tüm meseleyi özetliyor.
Gülpaşa çavuş'un oğlu bir hayal ile gönlüne kor ateşi düşürüyor, dünya bahçelerinden bir bahçe kuruyor boz, kıraç toprağı olan köyüne. İçinde ceviz, kavak, Vişne elma, armut, erik ve dahası... Hiç yılmadan nolursa olsun hedefine ve hayaline adım adım yürüyor her daim. Islak kayayı parçalıyor, suyu buluyor ve bahçeyi kuruyor. Sırtını Allah'a dayıyor ve insanların ne söylediklerini umursamıyor nolursa olsun kuracağım bu bahçeyi diyor. Başarıyor da. Köyü kasabası boşalsa da bahçesini terketmiyor. Son nefesini de ömrünü harcadığı bahçesinde veriyor.
Ve böylece bir bahçe kurmaya geldiği dünyadan o bahçenin yanı başında göçüyor.