Adı:
Beyhude Ömrüm
Baskı tarihi:
Ocak 2012
Sayfa sayısı:
212
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759953560
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dergâh Yayınları
Kitapta Kutlu'nun tabiat tutkusu, Anadolu insanının tabiata bakışı ve hayat görüşü ile örtüşmektedir. En derinde ise "fanilik" meselesine değinen metafizik bir boyut vardır. Bu da bir uzun hikâyedir.

Beyhude Ömrüm, dış yapısı itibarıyla Türkiye'deki göç olgusundan, köylerin boşalmasından, sosyal bir vakadan bahsediyor. Aslında o bir "tutku" hikâyesidir. Kahramanı kuş uçmaz - kervan geçmez - ot bitmez dağlar başında bir "bahçe" kurmak için çırpınır. 
(Tanıtım Bülteninden)
212 syf.
Köyden kaçış ve köyde kalmaya direniş üzerine bir hikaye. köylüler yolsuzluk, okulsulsuzluk, susuzluk, geçim sıkıntısından yakınır, ancak bir yol bulsa!ar hemen şehre atacaklar kendilerini.

" Ah derler, şehirde başımızı sokacak bir oda gecekondu yapacak parayı bulsak durur muyuz?"
Şehir ahalisi ise: " Şu gürültü ve karmaşadan, şu donuk,reksiz, tatsız hayattan çekip gitmek, bir güzel tabiat köşesinde temiz toprak, temiz hava,temiz su ve temiz ilişkiler içinde kafamızı dinleyebilsek"derler.

Eserde köyde bulunanların yaşamları anlatılıyor, yalnız köyden kente göçenlerin hayatları değinilmiyor...

Kahramanımız ise her köyde bir ıslak kaya var olduğunu, köylünün bu kayalara tutunarak köyde kalması gerektiğini vurguluyor. Çünkü kentlerde işsizlik, gecekondu gibi sorunlar olmayacağını düşünüyor.

Köyden kente göç ederken köylülerinin kültürünü yeni hayata taşıyamadıklarını , ne köyden kopabildiklerini ne de tam anlamıyla kentli olabildiklerini anlatır yazar bize bu kitapta.

Kitap akıcı, sade bir üslupla yazılmış,Aile ilişkilerini, Köy- kent yaşamını anlatmış yazar. Güzel bir hikayeydi herkesin böyle bir köy veya şehir hayatı vardır elbette... Kitabı çok beğendim tavsiye ederim.
212 syf.
·2 günde·10/10
Şöyle diyordu kitapta;
“İnsanoğlu dünyaya niçin gelir?
Herhalde bir bahçe kurmaya gelir.
Bu düşünceyle gülümsüyorum.
Dünya dediğimizde bir gurbet değil mi?” (sf.70)

Şöyle diyordu hadis-i şerifte;
“Nasıl yaşarsanız öyle ölür ve nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.”

Şöyle diyordu Allah Teala “Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!"

Şöyle diyordu şiirde:
bir eski acem şairi :
"ölüm âdildir" - diyor, -
"aynı haşmetle vurur şahı fakiri.”

Ve şöyle diyordu şarkıda;
Hazineler içindesin
Ne ekersen onu biçersin

Bu okuduğum ikinci Mustafa Kutlu kitabı. İlk okuduğum kitabı olan Mavi Kuş’u öyle üstünkörü okumuştum ki –herhalde kitabın yazım tarzını çok sevemediğimden olsa gerek, Beyhude Ömrüm’ü elden geldiğince hikayenin içine girerek okumaya çalıştım. Zaten akış da anlatım da öyle güzeldi ki kitap tahtını aslında kendi zihninizde kuruyor, kendinizi düşünmekten alamıyorsunuz. Koca bir ömre izleyici olarak konuk ediyor sizi Kutlu.

İki günde koca bir ömre, "beyhude" bir ömre tanık olmak. Böyle yazınca ne kadar imkansız ve belki saçma duruyor değil mi? Oysa sinemanın ve edebiyatının bize yaptığı bu. Bazen bir ana bazen bir ömre dahil olmayı mümkün kılıyor. Bir nevi muhattabını zamanda gezdiriyor. İşe bu açıdan baktığımızda müthiş bir tecrübe aslında yaşadığımız.

Bu gezintiler içinde Beyhude Ömrüm'ün konuğuydum iki gün. İzlediğim, sıradan insanların ama temelinde doğa tutkunu, benim nazarımda gönlü çiçek bir adamın hikayesiydi. Hayata güzel bakan, güzel gören, güzele inanan, hayatına güzeli inşa etmeye çalışan biri bu: Gülpaşa Çavuş’un oğlu.

Hikayemiz anadolunun kuş uçmaz kervan geçmez, elektriksiz, susuz, yolsuz, pek çok zaman öğretmensiz, doktorsuz çorak araziler üzerine kurulmuş bir köyünde, ahlat ağacına sırtını dayamış, cigarasını tüttürerek dalıp giden kahramanın,bir anda Islak Kaya’yı görmesiyle başlıyor.

Islak Kaya bu susuz ve kıraç topraklara sahip köyün içinde, üzerinden ıslaklığı eksilmeyen, üzeri yosun tutmuş, etrafı çeşitli otlarla çevrili bir kaya. Bu dikkatli bakışlar birlikte, yıllar yılı orada duran, adı üzerinde "ıslak kaya"nın altında su olabileceği ihtimali sarıyor kahramanı. Ve ardından askerliğini yaptığı memlekette hayran kaldığı meyve bahçelerinin bir eşini hatta daha güzelini kendi köyünde yapabileceği umudu.

“Bir umuttu yaşatan insanı.” diyor ya hani şarkıda. İşte bu umutla gelen gayret, bütün bir ömrünün tam ortasına yerleşir kahramanın. Derdi meyve bahçesi olur. Hayata tutunduğu yer olacaktır artık o iki dönümlük kıraç arazi.

Kitabın kurgusu bir meyve bahçesinin etrafında şekillense de yazar, esas hikayeyi; İyiyle kötünün, eski ve yeni kuşağın, zengin ile fakirin, güzel bakan ile haset edenin çatışmasından beslenerek kurgunun çatısını oluşturmuş. Her bir çatışmayı zamana yayarak hikayenin adeta bir film şeridi gibi önünüzde akmasını sağlamış. Hikayede zaman Muhtar’ın davayı kaybetme sürecine kadar tempolu bir şekilde akarken, bahçenin kurulmasıyla birlikte yavaşlatılarak zaman sanki demlenmeye bırakılmış. Ben hikayede zaman kullanımı oldukça beğendiğimi söylemeliyim. Bir bölümde siz de kahraman gibi “Ne olacak acaba işin sonu?" diye yüreğiniz ağzınızda atıyorken, bir bölümde zaman gibi ağırlaşıyor bahçenin olgunlaşmasını keyifle izliyorsunuz.

Bir diğer beğendiğim husus, yazarın hikayeyi kahramanın ağzından anlatırken ara ara kalemi onun elinden alıp minik detaylarla hikayeyi şekillendirmesi. Bu durum hikayenin dinamiğini güçlendirmiş diyebilirim.

Gelelim kitaptan ne aldığıma; incelemeye başlamadan önce yukarıda beş tane alıntı belirttim. Bu beş alıntı, kitabı okuma sürecinde zihnimde beliren ufak mesajları temsil ediyor aslında.

“İnsanoğlu dünyaya niçin gelir?
Herhalde bir bahçe kurmaya gelir.
Bu düşünceyle gülümsüyorum.
Dünya dediğimiz de bir gurbet değil mi?” (sf.70)

"Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!"

Dünya dediğimiz de bir gurbet, evet. Bir gün buradan göçüp gideceğiz. Geride sadece bahçemiz kalacak. Bir tutkuyla, bir şeyler yeşertmek hevesiyle başladığımız işlerde bazen tutkunun esirine dönüştüğümüzü fark ediyoruz. Tutkumuz gayemize ulaşmak için bizi kuvvetli kılarken zihni frenlemediğimiz, kalbi tutmadığımız yerde gayemizden şaşabiliyoruz. Hayat bir denge oyunu oysa. Bahçeler bize iki dünyayı sunan birer aracı. Oyunu kazanmak için aracıyı iyi kullanmak lazım. Yoksa her şey beyhude.


bir eski acem şairi :
"ölüm âdildir" - diyor, -
"aynı haşmetle vurur şahı fakiri.”

“Nasıl yaşarsanız öyle ölür ve nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.”

Burayı iki yönlü düşünmek gerektiğine inanıyorum. Birincisi ölüm gerçeği. İkincisi ölme biçimi. Ölüm adildir. Bu dünyada zengin de olsan fakir de olsan bir gün bu dünyadan göçüp gideceğiz ve her şey bittiğinde yaşadıklarımızın hepsi geride kalacak. İnanıyorsak eğer bize yaratıcının adaletine sığınarak bize hangi kapının açılacağını bekleyeceğiz.
Kişi nasıl yaşadıysa hayatı da o hal üzerine son buluyor. Eminim ibret aldığınız bir çok ölüme şahit olmuşsunuzdur. Kitabın finali bu noktada oldukça etkiledi beni. Mavi Kuş’taki gibi hikayenin bitmesine birkaç sayfa kala kitaba kaç puan versem acaba diye düşünüyorum içimden. Değerlendiriyorum kendi içimde. 8 dedim. Kitap bitti. 10 dedim. Çünkü kitap son birkaç sayfasında isminin hakkını ziyadesiyle vermişti.

Hazineler içindesin
Ne ekersen onu biçersin

Hazineler içindesin, sadece iki cümlelik bir şarkı. Benim de dinledikçe üzerinde epey düşündüğüm, iki cümlenin içinde müziğiyle birlikte hikayenizin bir film şeridi gibi önünüzde akmasını sağlayan bir şarkı aslında. Kitabı okurken zihnimde hep bu şarkı çaldı. Hazineler içindeyiz; görmeyi bilene, bulmayı bilene… Ve şu dünya tarlasına ne ekersek onu biçiyoruz.

Dilerim hiçbir nefesimiz beyhude bir ömür için harcanmasın.

bir düşünme müddeti için: https://www.youtube.com/watch?v=wri5TqxHGEQ
212 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Ah bu kitap böyle bitmemeliydi.
Adını yaşatan bir hikaye. Beyhude..
Her şey değişiyor. İnsanlar değişiyor, şartlar başkalaşıyor.
Bilmem vefasızlık mıdır yoksa gereklilik mi ama bu ayrılmalar hep üzüyor, kalanları.
Emek emek yıllarca her zorluğa göğüs gererek kotarılan bir bahçe ve zamanın geçmesi ile değişen değer varlıkları..
Bir başarı ve aynı zamanda bir hüznün hikayesi.
Ben çok beğendim ve duygulandım. Okuyun, kimi başından kimi sonundan birileri her yerinden mutlaka kendine bir parça alacak ders bulacaktır. Yazarın gönlü çiçek bahçesi.
Keyifli okumalar..
212 syf.
·8 günde
Okumaya başladığım günden beri o kadar güzel yorumlar aldım ki hepsi kitabımın her sayfasına daha bir özenle bakmamı sağladı. Özellikle de son günlerde gelen "Hadi artık bitir de yorumunu alalım.." mesajlarını saymamak olmaz. Her ne kadar bir Mustafa Kutlu kitabına göre oldukça uzun bir süre geçmiş olsa da okuma sürecimde kesinlikle kitapla alakalı bir durum olmayıp tamamiyle benim özel hayatımın yoğunluğuyla alakalıdır deyip incelememe başlamaya çalışayım.

Kutlu kitaplarına pek inceleme yapamam aslında. Ne olup bittiğini okumadan anlayamaz bence insan, benim incelememe bakarak. Ama bir o kadar da seviyorum işte Mustafa Kutlu'nun kitaplarına inceleme yazmayı. Şimdi de aklıma aslında öyle çok cümle de gelmiyor. Beyhude bir ömür işte.. Fakat bu kitabın yazarına göre, bana göre tam tersi. Bir amaç uğruna geçirilmiş bir ömür.. Mesela beyhudenin kelime anlamı boş, anlamsız değil mi? Fakat beyhude denildi mi bana huzur veren bir kelimedir, hatta sorsanız bana nedir diye size derim ki huzurlu, sakin anlamına gelir.

Kitap çok çok güzeldi, verdiği hisler çok güzeldi, anlatılmak istenen konular yerli yerindeydi, memleket hikayelerinde olmasının hakkını veriyordu. Konumuz köyden kente göç mü, köyde kalma ısrarı mı, bir bahçe uğruna ömür geçirmek mi derseniz ben derim hepsi siz dersiniz bambaşka bir şey. Çünkü böyledir Kutlu kitapları; nereden baksanız öyle görürsünüz. İnsanın bu kitapları okudu mu köy arzusu canlanıyor ki hiç yaşamasa da, ki hayatının tümünü şehirde yaşamış olsa da.. İlginçtir ki kendim yaşasam zorlanacağım hayatları okudukça içimi huzur kaplıyor. Bu da edebiyatın bir nevi yürek yakan tarafı heralde. Sevmediğiniz şeyleri bile sevdiriyor veya ben yaşayamam böyle dediğiniz şeyleri yaşayanlar görünce "ayyy ne kadar da güzel" diyebiliyorsunuz. Galiba bu yüzden gerçekçi, akılcı, ders veren, pozitivist sosyoloji kitaplarını bırakıp, bak kızım hayatta bu da olur, bunlar da olur, senin de başına gelir, sizin de başınıza gelir diyen edebiyat kitaplarına koşuveriyorum.

Neyse okuyun tabii. Bir Mustafa Kutlu kitabı için benden başka bir şey duymak mümkün mü hiiç. :)
212 syf.
·5 günde
Uzun zamandır okumak istediğim yazara bir hayli de geç kalarak bu kitapla "Merhaba." dedim. Şimdi ise geç kalmışlığın verdiği pişmanlığı bir kenara bırakarak "İyi ki." diyorum.

Beyhude Ömrüm,
Yararsız, boşa geçen bir ömür. (!)

Anadolu'nun bağrından kopmuş bir ailenin ayrılıklarına tanıklıklık ediyoruz kitapta. O kadar güzel anlatılmış ki bazı şeyler kendimi o yıllarda hissederek okudum kitabı. O yılların içindeymişçesine yeri geldi güldüm yeri geldi üzüldüm. Dersler çıkardım kendime. Ailenin birlik olması için bir olması gerektiğini anladım. Gurbet denen şeyin bir aileyi dağıttığını anladım. Hayatta çok güzel sevgiler olabileceğini, evlilik denen olgunun eskilerde daha kutsal daha mukaddes bir şey olduğunu gördüm.

Ve bir kitap ancak bu kadar nahif bir hüzünle bitebilirdi. Bu satırları uzun bir süre unutamayacağım.
" Gözlerimde yaş, dilimde dua
Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm. "
212 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Kitap az önce bitti. Ben etkisinden çıkmayı bekliyorum. Farklı bir tat bırakıyor her sayfası. Cümleler yormuyor. Sayfaların hükmünün kaybettiği bir hikaye. Gerçekten o kadar bizden ki sanki dedemin dizinin dibinde anılarını dinliyorum gibi geldi. Kesinlikle okuyun.
212 syf.
·5 günde·Puan vermedi
“İnsanoğlu dünyaya niçin gelir? Herhalde bir bahçe kurmaya gelir.” (syf70)

Dönüp ömrümün bahçesine bakıyorum,
Neler ekmiş, neler soldurmuşum? Bir de dönüp, Gülpaşa çavuşunun oğlunun ömrünün bahçesine bakıyorum. Islak kayanın bağrında, dağın başında neler yeşertmiş. Usul usul nasıl da cennet eylemiş bozkırı.

Bir hevesle atılsak biz de Muhterem Bey gibi, Derviş yardım etse, köylü elimizden tutsa diyorum. Ama sonumuz ona benzemese. Gülpaşa Çavuşunun oğlunun “öldüm ve bir bahçeye gömüldüm...” dediği yerde yeniden yeşertsek kayısıları... hem belki nar da ekeriz biz. “Gayret bizden tevfik Allah’tan” diyerek düşsek yollara. Köyün yoluna. Gücümüz yeter mi?

Sabah erkenden düştüğü tek yol, okul/iş yolu olan ve sadece egzoz gazına, korna gürültüsüne alışmış vücudumuz ; merkeple gidilen, kışın karın kapattığı, dolambaçlı köy yoluna alışabilir mi?

Her aradığımızı on adım uzağımızdaki dükkanlarda bulabiliyorken, yeni bir şeyler görmek, alabilmek için Çerçi Cemil’i beklemeye ya da bizim için sıcağı soğuğu ayrılmış çeşmeler varken, Akpınar’a kadar gidip, su taşımaya alışabilir miyiz? Her şey bu kadar kolay -kolay ve değersizken- kıymeti olanlara sahip olmaya alışabilir miyiz?

Sabahları günaydın demekten acizken komşumuza, köy meydanındaki sıcaklığa, birlikte erişte kesmelere, reçel kaynatmalara alışabilir miyiz?

Biz her şeyi biliyorken, “akıl akıldan üstündür” “vardır ataların bir bildiği” sözlerini çoktan unutmuş ve burnumuzun dikine dikine giderken, Berber Hacı’ ya akıl danışmaya alışabilir miyiz?

Her şeyden yorulmaya, oflamaya, puflamaya alışmış, bu alışkanlıkta gönlümüzü unutmuşken, asıl yorgunluğun gönül yorgunluğu olduğunu kavrayabilir miyiz?

Hız, gürültü, telaş bir uzvumuz haline gelmişken dingin ve âri olmaya alışabilir miyiz?

“Bakıyoruz da gönlümüze, kırık.
Sevgimiz kime neye belli değil, bölük pörçük.”
Cahit Zarifoğlu’nun bu dizeleri hayatımızla bağını koparmaya dahi niyetli değilken,sevgimizi, kendimizi Gülpaşa Çavuşunun oğlunun bahçesine adadığı gibi, tek bir yöne adayabilir miyiz? Kurtulabilir miyiz bu çokluktan, çöplükten?

Yani, diyorum ki; bir ağaca adanmış bir ömrü beyhude sayan bu insanlardan ayrılıp, gönlümüzü bir ağaçla dost edebilir miyiz? Gücümüz yeter mi sevgili kendim, sevgili dostum?

Diyorum ki; bozulmasa büyü. Hasretin de gurbetin de tadı kaçmasa, yitirmesek içimizdeki sevinci. Aldım-sattım, yaptım-çattım, bu moda-bu değil den ibaret kalmasa muhabbetimiz. Ölene üzülsek hep beraber, doğana sevinsek. “hep beraber” bak nasıl da ağız dolduran, gönüle dokunan bir kelime. Beraber kalsak Sevgili dostum. Beraber bir tohumun filizlenmesine, bir çiçeğin açmasına şahit olsak.

Düşelim yollara, köy yoluna.
Ömrümüzün bahçesi çiçeklensin...
Hani çok kıymetli bir eşyan vardır da hiç ortalığa çıkarmazsın arada bir açar bakar sonra tekrar saklarsın. Beyhude Ömrüm tam olarak böyle bir kitap içinde anlayana ne kadar mesajlar var. İki defa okudum her ikisinde de gözyaşlarımı tutamadım empati yapınca çok ağır yaşananlar. Tekrar okumak için ilerde çocuğumun olmasını bekliyorum. Evlat sahibiyken nasıl etkileyecek acaba. Bir de ilerde çocuğuma miras bırakacağım kitapların başında geliyor
212 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Mustafa Kutlu’nun okuduğum ilk eseri, şunu söylemek isterim ki beni o hikayenin içinde aldı ve götürdü. Yaz tatillerinde köye gittiğim o günleri hatırladım. Bana bu duyguları tekrardan anımsattığın için yazara çok teşekkür ederim. Hikaye köyde yaşayan bir ailenin başından geçen güzel bir mücadeleyi konu almış. Aynı zamanda yaşanılan yılın sosyo-kültürel olaylarına değiniyor. Dil oldukça sade ve akıcı, okumaya başladığınızda bir çırpıda bitebilecek bir eser. Okumanızı tavsiye ederim.
212 syf.
·10/10
Kışa veda edip, bahara verdiğimiz yeni selamın arefesinde bir kez daha bir yeşil niyetle başladım okumaya. Belki üç, belki dördüncü defa.

Güzel giden, yeniden bozan havalara, mart dokuza, april beşe, koz kavuran rüzgara, kocakarı soğuklarına, toprağa, suya, havaya düşen cemreye, ağacın cesaretle çıkan ilk çiçeğine, bellenen toprağa, ekilen sebzeye, kuzukulağına, tereye, maydonoza, marula, budanan asmaya, aşılanan duta, açan sümbüle... Her şeye.. Bir kez daha şükürle, sevinçle.... Merhaba...

Hayatın en yegane kaynağı olan suyun bulunuşu ile başlayan azim, kararlılık ve hayal ile kurulu bir öykü Beyhude Ömrüm.

Askerde iken içine "yeşilin ateşi" düşen bir adam. Sahip oldukları tarladan harmanı kaldırırken Mevla "gör!" deyince görülen yüreğe düşen umut suyu. Islak Kaya yıllardır orda. Ama baktıran var bu defa. Bakan kişide gören ayrı bir göz var.

Çavuş' un oğlu belki hep bir bahçe hayali ile yaşamıştı. Kışın karı, yazın sıcağı şu memlekette; ağacının serin gölgesine uzanıp dinleneceği, dalından meyve yiyeceği, sadece kendi yemeyip kurda kuşa; eşe dosta ikram edeceği bir bahçenin hayali.

Bahçe için en önemli şey: Su! Islak kayanın altında nazlı nazlı akan su bir hayale hamilik yapmak için yeryüzüne fışkırıyor. Bahar geliyor, bahçe etrafına çeper çekiliyor, Türkiye' nin dört bir köşesinden çeşit çeşit fidanlar getirilip bahçeye dikiliyor. Elması, kayısısı, kavağı, servisi, kuzukulağı, soğanı ile cennet köşelerinden bir köşe olup çıkıyor bahçe. Bir nar kalıyor eksik. Ne yapılsa da tutmuyor, belki de yerini yurdunu benimseyemiyor.

Bir yanda kurulan hayaller, diğer yanda hayatın gerçekleri. Ne türkülerle toplanan harmanlar kalıyor zaman içinde, ne de insan. İstanbul başka bir hayal, başka bir hayat vadediyor yeni nesle. Göçünü yükleyen birer ikişer düşüyor gurbet yoluna. Bizim hikayenin oğulları da..  Önce büyüğü, askerden gelince küçüğü derken, bizimkiler bir Köroğlu bir Ayvaz kalıveriyorlar baş  başa. Gençler gurbete gidince geriye kalan üç beş ihtiyar, ömür bitip bu dünyadan göçünce evler kapanıyor birer birer. Evi ayakta tutan insan nefesi de yitince duvarlardan çatırdamaya başlıyor hane. Gece el ayak çekilip evler dahi kendi kendilerine kalınca büyük bir gürültüyle yıkılıyorlar. Geçen gece muhtarın evi, dün gece belediye binası, bu gece kim bilir kimin yadigarı.

Bizim ihtiyar da eşini, yoldaşını, hatununu verince toprağa yetim misali kalıyor bir başına. Oğullar gurbette. Yıllar var ki tarlalar sürülmemiş her yanı ot bürümüş. Ama bahçe öyle mi? Bahçe hala bir masal şehri gibi. Nazlı, endamlı, biraz yaşlı. Ağaçlar budanamamış, otlar yolunmamış. Ama yine de köyün tepesinde selam eder herkese.

Dünya işte. Epi topu üç beş gün. Çalış çabala, elbet bir gün ahiret gelecek başa. Bizim ihtiyar da karlı bir ikindi vakti seyrederken nazlı bahçesini; tamam oluyor vakit. Karda kayıp düşmek bahane. Bedeni düşüveriyor kara ama onun gözünde kar tanesi değil, gökten dökülen beyaz meyve çiçekleri. Yağsın, durmasın, örtsün istiyor çiçek kokuları.
Ölüyor ve bir bahçeye gömülüyor. Üstünde sarışın kızılcık çiçekleri...


Soba üzerinde demlenen ıhlamura, kuyruksallayana, saka kuşuna, turnalara, tozak karına, ishak kuşuna, göze genze dolan kapçıklara, başak tozlarına;karamuka, kuşburnuna, yaban gülüne, harman vakti türkülerine, kadınların manilerine, daha radyonun evlere yeni yeni girdiği zamanlara, Demirkıratın ilk seçimlerine biraz maziye merakınız, hevesiniz varsa bu hikaye tam size göre. Keyifli okumalar...
212 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Bir yanda bir kayanın altında su bulup oradan göz kamaştıran bir bahçe yapan bir adam diğer yanda köyden şehre kaçışanların hikayesi. Sayfalar okurken yormadan hızlı hızlı akıyor. Bahçesini bölgenin gözdesi haline getirirken çabalayan bir adamın köyünde yaşananlar akıcı bir dille anlatılmış. Mustafa Kutlu eserin içine alıp götürüyor insanı. Hem dönemin sosyoloji-kültürel olaylarını işliyor hem de size çabalamanın ve vazgeçmemenin güzelliğini tattırıyor. Ve son olarak bugüne kadar okuduğum en güzel son cümle, Mustafa Kutlu’nun bu güzide hikayesindedir: "öldüm ve bir bahçeye gömüldüm..”
212 syf.
Başka bir romanı okurken aklıma Beyhude Ömrüm düştü. Bir de baktım ki ona herhangi bir yorum yapmamışım. Oysa boş geçilmeyecek kadar değerli bir kitap Beyhude Ömrüm...

Kitaplığımdan alıp baktğımda 31 aralık 2001 yazısını gördüm. Tam 15 yıl geçmiş üzerinden... Bu kitabı okuduğumda yeni evli gencecik bir öğretmendim. Taşrada bir ilçede çalışıyordum. Iyi bir Mustafa Kutlu okuruydum ve gazeteler 2001 yılının en Iyi kitaplarından biri diye söz ediyordu. Öyle miydi? Evet...

Köye adanmış bir insan hayatını, dokunaklı ve akıcı bir dille anlatmıştı yazar. Kutlu, Uzun Hikaye'de ve bir de Tiren'de Bir Keman'da bu seviyede idi bence...

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Beyhude Ömrüm
Baskı tarihi:
Ocak 2012
Sayfa sayısı:
212
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759953560
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dergâh Yayınları
Kitapta Kutlu'nun tabiat tutkusu, Anadolu insanının tabiata bakışı ve hayat görüşü ile örtüşmektedir. En derinde ise "fanilik" meselesine değinen metafizik bir boyut vardır. Bu da bir uzun hikâyedir.

Beyhude Ömrüm, dış yapısı itibarıyla Türkiye'deki göç olgusundan, köylerin boşalmasından, sosyal bir vakadan bahsediyor. Aslında o bir "tutku" hikâyesidir. Kahramanı kuş uçmaz - kervan geçmez - ot bitmez dağlar başında bir "bahçe" kurmak için çırpınır. 
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 1.733 okur

  • Esra Sarı
  • Yasemin
  • Neslihan Atar
  • Kadirhan Koçman
  • Aycan Blk
  • deniz
  • Yasin Şahin
  • Ayşenur Gökkaya
  • Sümeyye
  • hümeyra'

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%9
14-17 Yaş
%17.1
18-24 Yaş
%23.6
25-34 Yaş
%29.6
35-44 Yaş
%14.1
45-54 Yaş
%3.5
55-64 Yaş
%2
65+ Yaş
%1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%66.1
Erkek
%33.6

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%37.4 (163)
9
%19.5 (85)
8
%22.7 (99)
7
%10.8 (47)
6
%5.3 (23)
5
%2.3 (10)
4
%0.9 (4)
3
%0.7 (3)
2
%0.2 (1)
1
%0.2 (1)

Kitabın sıralamaları