·
Okunma
·
Beğeni
·
12607
Gösterim
Adı:
Sır
Baskı tarihi:
Nisan 2018
Sayfa sayısı:
92
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759953003
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dergah Yayınları
Baskılar:
Sır
Sır
Mustafa Kutlu'nun bu eseri "Şark hikâyesi"nin tasavvufî ve biçimsel özellikleri üzerine kurulmuş bir kitaptır. Kitapta yer alan hikâyeler tek başlarına müstakil bir hikâye olmaları yanında aynı zamanda bir bütünün parçalarıdır.

Kitabın bütünü bir şeyhin dramını yansıtmaktadır. Şeyhin dergâhında ve etrafında toplumun hemen her kesiminden tipler yer alır. Bir gazeteci, bir ilim adamı, bir siyasetçi, vb. Bu tiplerin tekke ile olan bağlantıları aynı zamanda kendi şahsî dramlarını da ortaya koyar.

Sır kitabı Kutlu'nun öteden beri işlemekte olduğu Türkiye'de toplumsal değişme serüveninin bilhassa seksen sonrasındaki görünümüne ışık tutmakta, eleştiriler getirmektedir.

Kitaptaki hikâyeler: Sır, Tarihin Çöp Sepeti, Politik-vizyon, Her Ne Var Âlemde, Aramakla Bulunmaz, Mürit, Satılık Huzur, Cüz Gülü.
90 syf.
·8 günde·10/10
Yazarın kitaplarını ilk okuduğumda liseye gidiyordum. O günden bugüne çok şey değişti ve tekrar okumaya karar verdim. Yazdıkları şimdi daha etkileyici geliyor. İnsana okurken bir yandan araştırma isteği veriyor.
Kısaca kitaba değinmek, gerekirse 8 hikayeden oluşuyor. Hikayeler birbiri ile bağlantılıdır. İsraf, çocuk işçi, torpil, kibir, dil meselesi, enflasyon, cahillik, alkol vb. konuları hikayelerinde işlemiş. Bu konulara farklı bir bakış açısıyla da bakabilmiş. Oldukça başarılı.
90 syf.
·3 günde
Yine birbirinden bağımsız gibi görünen 8 hikaye var kitapta fakat hepsi bağlantılı ve ilk hikayedeki Şeyh'in, isteksiz olarak dergahın başına geçmesi ve buradaki yanlışlardan, siyasi bağlantılardan sıkılıp ortadan kaybolması ve sırra kadem basması ile başlıyor. İman dolu bir dünyanın yozlaşmasına dayanamıyor şeyh, çekip gidiyor. Herşeyi ardında bırakıp gidebilmek herkesin zaman zaman düşündüğü, istediği ama bir türlü başaramadığı, gerçekleştiremediği bir durum.
Yine hikayelerden biri olan yedinci hikaye Satılık Huzur, Ya Tahammül Ya Sefer kitabındaki İlhan'ın gelecekteki yaşamıyla karşımıza çıkıyor. Kutlu'nun kitaplarında bu tarz bağlantılar vardır. Malesef bu arkadaşta diğer kitapta sisteme, yanlışlara karşı eleştirisini, duruşunu bu kitapta kendisininde bu sistemin içine girdiğini üzülerek görüyoruz.
Kitap siyasi veya bireysel güç kazanmak için yozlaşanları, özünü, davasını unutanları gösteriyor bize, Kutlu bu kitabı yazdığında bu günleri görerek mi yazdı bilmiyorum ama bilmek istediğim Kutlu'da yedinci hikayedeki İlhan'ların ne kadar yanında, 20-30 yıl önce yazdıklarının ne kadar yanında. Kitaptaki gibi amacından saptırılan tekkeler, gruplar, davası olan insanlar, politikaya alet edilip, çıkar dünyaları için, siyasi rant için nasıl yozlaştığını günümüzde görmenin hüznü kaplıyor kitabı bitirdiğinizde.
92 syf.
·2 günde
İlk baskısını Ekim 1990 yılında yapan Sır, onuncu baskısını yapmanın haklı gururunu taşıyor, yenilenen kapak tasarımı ve sayfa düzeniyle. Ancak ben önceki kapağı daha çok beğendiğimi söylemeden edemeyeceğim, ama asıl gururunu inceliğinde sakladığı muhtevasıydı Sır'rın.

Birbirinden ayrı gibi görünen ancak birbirine gizli bir zincirleme ile bağlanan sekiz öyküden oluşan Sır; yine kendi sırrıyla başlayıp, bir gülü ak sayfasının kenarına nakışlayarak, esrarını hiçlikten mutlak varlığa bağlıyordu. Peki, bu kadarıyla sınırlı mıydı? Hayır, sınırlı değildi; Efendinin sırrıyla modernizmin içinde kaybettiğimiz taşrayı bizlere boy aynasından gösterirken, tarihin tozlu sayfalarından toparlatıyordu; kaybettiğimiz cümlelerimizin etrafında donup dolaşan ve bir alışveriş edasın dönüşen ilişkilerimizin kesik feyzinde sıkışan dönüşümlerimizi...

Yazar, her gün biraz daha ön plana çıkan burjuvanın politik-vizyonunu ortaya koyuyordu, siyasetin kurtlar sofrasında yeniden yer edinmeyi bekleyen eski bir kurda. Aslında bizlere de bu eski kurdun dilinden üzerinde durduğumuz ama çoğu zaman unuttuğumuz bir meseleyi inceden hatırlatmaktan geri kalmıyordu; "Dil Meselesi"
Hakikaten ne kadar da çok unutuyor ama ne kadar da çok fazla hatırlıyorduk değil mi bu meseleyi?

Yolculuk varlıktan hiçliğe, hiçlikteki varlığaydı artık. Aşikâr bir sırdı, bizim dilimiz dönmüyordu ve işte tamda burada bağlıyordu yazarımız... Her şeyi bir kenara bırakan ve ömrünün son cüzünde iliştirdiği gülün rahiyasında Efendiyi buldurarak. Elifi dala çeviren, mağrur kalbini yumuşatan Efendiyle bağdaş kuruyor ve çocuklara karışıyorduk çamurdan evlerin gölgesine yaslanarak. İşte o zaman dilimizden Ahmet Hulusi Efendinin şu mısraları dökülerek noktalıyorduk aşikârda sakladığımız sırrımızı;
"Aşikârdır Zât-ı Hak, görmeyi bir dilesen!..
"Ben"liğidir var olan, adını bilebilsen!..
Düşünürsün ki varsın, oysa bu varsayımın...
Zât-ı Hak'tır varlığın, "Nefs"ini görebilsen!..."
90 syf.
·1 günde
Mustafa Kutlu'nun bu kitabı  oldukça karmaşık ve anlaşılması zor bir kitap oldu benim için. Birkaç hikaye şeklinde yazılmış. Genelde bu tarzı seviyorum ama bu kitap konu ve üslup olarak bana hitap etmedi. Sonradan hikayelerin birbirine bağlantılı olduğunu öğrendim ancak bu bağlantıyı okurken yakalayamadım. 
92 syf.
·Puan vermedi
***
Evvel selam sonra kelam denir bizim kadim kültürümüzde.Satırlarıma gözü değen herkesi en kalbi duygularımla selamlamalıyım ki azıcıkta olsa Mustafa Kutlu'nun SIRrına vakıf olduğumu hissettirebileyim.

Kutlu'nun kutlu hanesinde gezinirken kendimi hep bir kasabada tahayyül ettim, o şehirden bahsetse bile ben hep hayali kasabamda gezindim, o kasabada vay canına dedim, o kasabada nar ağacına sevdamı beledim, o kasabada "efendi" nin sırrında iz sürdüm ve o kasabada Mustafa hocanın sırrında aşikar kıldığı ve sık tekrarladığı iki kelimeye önce gönül verdim sonra gülümsedim :
Kalbimin bir yarısı"kıyıcığında"oldu
Öteki yarısı "bir tutam"la doldu (:

Mustafa Kutlu okurken yepyeni kelimelerin sokağından geçtiğimden "bilinmeyen kelimeler" defteri edinmeye karar verdim.

İlla ki şunu da söyleyeceğim. Kitabı kapatıp kitapla yüz yüze baktığımda birkez daha anladım ki aslında başlangıç ve bitiş diye bir şey yok hakikatte.
Bize göre var ama aslında yok, sonsuz bir döngünün içinde muhteşem bir sarayın odacıklarında bir tutam hayatımızın bizlere selam demesi ve elveda etmesidir bizim başlangıç ve son olarak bildiğimiz şey.

Kıymetli dost,
Gülümse bir tutam kısa hayatın kıyıcığında. Ne de olsa yalan dünya.
Bunu niye mi söylüyorum. Bir kitap insana kendini aşurelik malzeme gibi hissettirir mi. Sırrın ilk üç-beş sayfasında aşurelik malzeme gibi hissettim de kendimi bir türlü ne olduğumu tam anlayamadım
En sonunda aşırı haşlanmaktan kabukları soyulmuş bir adet nohut olabileceğime kanaat ettim,
Bazı bölümlerde de bir tutam kuru üzüm filan olabilme düşüncesiyle hoplaya zıplaya kelimelerden cümlelere sektim.
Neyse kitabın ortalarında aşurenin tam tadını hissedip sırra vakıf oldum derken yine bir kimlik arayışı içine girdim.
Nohut muyum (:
Fasulye mi(:
Kuru üzüm müyüm yoksa(:

ya da aşurenin üstünü renklendiren nar tanesi de olma ihtimalim epey fazla diye diye kitabın sonuna gelmiş bulundum..ki hayatta son diye görünen pek çok şey aslında son değil.
Muhtemelen doksan küsür sayfalık bu kitabın en arka sayfasına ulaşmış olmam sona geldiğim anlamı taşımaz.

Büyüklerden öğrendiğim ve çok sevdiğim bir cümle. Derler ki hayatta hiçbir şey son bulmaz,kapatılmaz.
Mesela lamba söndürülmez sırlanır. Dünyada herşey ama herşey boyut değiştirir biz bitti, gitti sanırız ama o hakikatte tekrar merhaba diyeceği güne kadar sırlanır.

Sırrın sırrına ermek için Sende anahtar vardır diyerek SIRra ve Mustafa Kutlu hocamıza dair hislerimi sırlıyorum.

Ne güzel huzurun sırrına yol açan kelime SIR.
🥀
90 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Yazarın henüz okuduğum ikinci kitabı. İlki ise "Ya Tahammül Ya Sefer" di. Daha önce köşe yazılarını okuyor ve beğeniyordum. Kitaplarında da kendine özgü anlatımını korumuş. Sır, yazarın diğer kitaplarına göre -her ne kadar okumamış olsam da incelemelerinden yola çıkarak- hacmi daha küçük fakat içerik açısından dopdolu bir kitap. Yaklaşık 20 yıl öncesinde yazılmış olmasına rağmen günümüzü birebir yansıtmaktadır. Yazar, meseleyi ufaktan bir çıtlatıyor ve okuyucuya pas veriyor. Üzerinde derin düşünmeyi gerektiren, düşünürken araştırma yapmaya sevk eden ve hayata dönüp bakmamızı sağlayan bir eser. Romanesk özellik taşımakta, tasavvufu işlemekte ve Ya Tahammül Ya Sefer adlı eseriyle ilişki barındırmaktadır. Birbiriyle bağlantılı 8 hikayeden oluşuyor.
Hiç istememesine rağmen şeyhinin zoruyla şeyhlik postuna oturan bir köylünün durumu ile başlıyor. Bu durum bazı ihvanların fitneye düşmesine sebebiyet verir. Bu fitne haliyle başka şeylere de yol açar. Mesela ihvan artık daha farklı, daha rahat, daha konforlu bir dergâh hayatı ister. Dışarıya açılmak lazım ! Daha geniş kitlelere hitap etmek için güya. Şehre taşınmak hatta şehirleşmek... Sonrasında Efendi bu görmemişliğe tahammül edemeyip sır olur. Döndüğünde ise 'Çağdaşlık ve Muhafazakârlık' çatışması içinde bir hayatla karşı karşıya kalır.
Kitapta fitne, enflasyon, dil meselesi, bereket vb. birbirinden alakasız gibi görünen anahtar kelimelerle yazar bu bağlantıyı çok ilginçtir ki ustaca kaleme almıştır.
Kitabı tamamıyla aktarmaya yeltenmeden ilk defa Mustafa Kutlu okuyacaklara naçizane tavsiyem kitabın sayfa sayısının azlığına, inceliğine aldanıp bu eserle başlarsanız ağır gelebilir. Fakat kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu söylemekte tereddüt etmiyorum.
Kitabı bir günde bitirdiğimde bende gerçekten sır olarak kaldı ve tekrar okumaya karar verdim. Bu sefer her güne bir hikâye şeklinde 8 güne yayarak okudum daha etkili oldu. Bu yüzden acele etmeden sindirerek okumanızı tavsiye ederim. Zira düşünülecek çok mesele, alınacak çok ders var... İyi okumalar dilerim
92 syf.
·2 günde·10/10
Mustafa Kutlu’nun eserlerini zevkle okurum. Yoksulluk içimizde’nin yeri benim için apayrıdır. Beyhude Ömrüm’ün etkisinden bir hafta kurtulamamıştım. Huzursuz Bacak’ta kendi sızılarımı hissetmiştim. Hayat Güzeldir’i ne zaman umutsuzluğa düşecek olsam açar okurum. Kutlu, bizim hikâyemizi anlatır. Kaleminde yozlaşmanın etkilerini göremeyiz. Mustafa Kutlu’nun ismini duyduğumda burnuma iğde kokuları gelir. İçime bin bir çiçek ve güzel koku bırakır. Fakat “Sır” kitabı ise içime bir türlü sinmemişti. Beni rahatsız eden bir yönü vardı. Yanlış anlama ihtimaline karşılık dört kez okumama rağmen her defasında aynı sonuçla karşılaştım. Bu esere bir eleştiri yazısı yazmayı, hakkında birkaç söz söylemeyi ilk okuduğum günden beri düşünüyordum. Lâkin ülkemizde, “Ağabey” sıfatını veya “Üstad”lık pâyesini almış ya da alma yolunda ilerlemiş yazarlarımızı eleştirmenin ağırlığının da etkisini üzerimden atmaya çalışıyordum. Cahit Zarifoğlu, Mehmet Âkif, İsmet Özel, Nuri Pakdil gibi büyük isimler ya haddinden fazla övülüp kutsal addediliyor ya da haddi aşıp bir hiç yerine konuluyor.

Bu kısırlıktan kurtulmanın tek çaresi eleştiri ve hakareti birbirinden kesinkes ayırmak sanırım. Herkesin hakkını vererek, şahsi hatalarına girmeden, eserleri ve düşünceleri üzerinden rahatsız olduğumuz kısımlara usulünce değinmeliyiz.

Artık kitap yazılarını bir tanıtım yazısından kurtarıp eğrisiyle doğrusuyla, günahıyla sevabıyla ortaya koymalıyız. Tarafsızlığı şiar edinerek, dost, ahbap ilişkisini bir tarafa bırakabileceğimiz, gereksiz övgü ya da sövgülerden imtina ettiğimiz nitelikli bir kitap eleştiri/tahlil dergisine ihtiyacımız had safhada. Aksi takdirde herkes kendi yaptığını “En iyi” olarak görmeye devam edecek ve kaliteli şiir, hikâye/öykü, roman okuyamayacağız. Hatta bu ürünlerin ocağı sayılan dergilerin de sağlam bir eleştiriye tâbi tutulmalıdır.

Sözü uzatarak asıl hedeften uzaklaşmak istemem. Tekrar kitaba dönelim.Eser, birbirine bağlı sekiz kısa hikâyeden oluşan bir uzun hikâye. İlk bölümü “Sır” üst başlığı ile okuyucuyu selâmlıyor. Bu bölüm taşrada, Anadolu insanının toprakla, çamurla haşir neşir olduğu, helâlinden kazanmak için ne zorluklara katlanıldığı, bu zorluklara rağmen kalplerde bir şükür duygusunun her zaman bulunduğunu ve hayatını rençberlikle idame ettiren zâta Efendi Hazretleri tarafından mürşidlik emaneti verilip posta oturtmasıyla başlıyor ve yeni Efendi Hazretlerinin “sırroldu” şayiası ile bitiyor.

Kitaptaki diğer hikâyelerde Kutlu, her kitabında olduğu gibi –Hayat Güzeldir hariç- ya doğrudan ya da dolaylı yoldan, satır aralarında büyük kentin gökdelenlerini, siyasetteki bozulmaları, gazetelerdeki tarafgirliği, bir anda köşeyi dönen muhafazakârlığı, özellikle de dilin bozulmasını ustalıkla eleştiriyor.

Kitabın son hikâyesi, “Cüz Gülü”nde Efendi Hazretlerinin, kendisine tayy-ı mekân nasib olması ve dağ başında kendisine bir dergâh kurmasıyla sona eriyor.

Kitap, ilk okunduğunda bir tasavvuf hikâyesi gibi görünse de aslında alttan alta bir tasavvuf eleştirisi yapılmakta. Tasavvuf eleştirilmeyecek ya da eleştiri kabul etmeyecek bir kurum elbette değildir. Lâkin bu eleştiriyi yaparken insaf süzgecinden sağlıklı bir şekilde geçirmek gerekmektedir. Kitabın başlangıcında taşradaki dergâh hizmetleri övülürken, şehir hayatına taşındıktan sonra yapılanlar yerin dibine sokulmakta ve sonunda da bir dağ başına, mağaraya çekilme ile bitirilmektedir. Şehir hayatındaki savrulmalara ve bu savrukluğa -haklı olarak- yapılan eleştirilere bir sözüm yok. Lâkin bu eleştiriler insanımıza bir şey katmıyor aksine umutsuzluğa sürüklüyor. Modern hayatın getirdiği zorluklarla birlikte şehir hayatında derviş kalamayacağımızı, artık bunu ancak bir dağ başında, mağaraya çekilerek yapabileceğimizin mesajı veriliyor âdeta. Oysa artık köylerimize dönmemiz, dağ başına çekilmemiz neredeyse imkânsız. Bu kalabalıklar içerisinde kaybolmadan, helâlinden kazandığımız gibi harcamalarımızda da israfa kaçmadan, kapitalizmin dişlileri arasında öğütülmeden ayakta durmaya çalışmalıyız.

Mustafa Kutlu, bizim asla kabul edemeyeceğimiz Nurettin Topçu’nun, İslâm-i Sosyalizm’inden tevarüs ettiği Sosyal Adalet tezini savunuyor. Züht ahlâkını yalnızca Hz. Ebu Zer’in yaşadığı hayat olarak görüyor. Oysa sahabelerin içinde Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman, Hz. Abdurrahman b. Avf gibi çok zengin olanlarının da varlığını unutmamak gerekiyor. Bu minvalde tasavvufun da iki yönü vardır. Bir grup “Bir lokma bir hırka” derken, diğer bir grupta, “Parayı kalbine değil, cebine koy” demektedir.

Kısacası, modern hayata direnişin tek yolu bence dervişilik. Ve asıl marifet çarşının ortasında dervişlik yapmakta… Kaçımız köyüne dönebilir ki!
92 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Ben Mustafa Kutlu'yla "Uzun Hikaye" kitabıyla tanıştım. Onu bir solukta okumuştum. İkinci olarak bu kitabını okuyorum ..
Sekiz hikâye var, bunlar bir şekilde ilk hikâyedeki tarikatla bağlantılı. Sekizinci hikâyede ilk hikâyedeki şeyhe dönüyoruz, hikaye tamamlanıyor böylece..

Sade olmasına rağmen temelde yatanı algılamakta güçlük çektiğim bir eserdi. Belki 2. kez okunduğumda zihnimde daha berrak bir tablo oluşturur bilemiyorum.
92 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
- "Öyle bir zaman gelecek ki, insanlar kazançlarının helal mi, haram mı olduğuna bakmayacaklar artık." şeklinde bir hadis-i şerif vardır. bu zaman gelmiş midir?
- Benim servetim kitaplarım diyordu o.
Kitaplarım, yani hayatım.
- Müslümanın sağcısı solcusu olur mu?
-Medet hey büyük Allahm.
-Yüreğim yerinden çıkacak sanki.
-Kitaplar beni bir yerden aldı, bir yere getirdi.
-Mazi hiçbir vakit bizi büsbütün terk etmiyor. En umulmadık yerde birden karşımıza çıkıveriyor.
90 syf.
·Beğendi
Tasavvufi sayılabilecek bir kitap dili oldukça sade olmakla birlikte akıcı bir anlatımda mevcut. Koşulsuz itaat ve elpençe divane olunan kişiler ve hangi mevki olursa olsun açılan kapılar aranılan gerçekler... Kutlunun tüm eserleri birbiriyle bağlantılı olup her kitap bir birini tamamlayıcı niteliktedir. Keyifli okumalar.
92 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Eser 2000 yılı öncesi yazılmış olması münasebetiyle günümüzden daha farklı sorunları konu ediniyor gibi görünüyor ancak ben işlenen meselelerin hala en temel meselelerimiz içerisinde yer aldığını düşünüyorum. Tasavvuf-Mürit-Pir üçlüsü üzerinden anlatılan bölümün esasen dünyevileşme dediğimiz olguyu oldukça güzel aktardığı kanaatindeyim. Okunması gereken muhtasar bir hacme sahip ancak bir o kadar da anlamı mufassal bir eser.
92 syf.
·Puan vermedi
“Kalabalıkta kimsenin yüzü kendinin değildir “ (syf78)

Kalabalıkta herkes birbirine benziyor. Aynı yüz, aynı el, aynı saç, aynı kıyafet. Hatta aynı düşünce. Kalabalıkta insan tek tip. Renkler yok. Sesler yok. Kimse duymuyor, konuşmuyor. Kalabalıkta sadece asgari sesler çıkıyor. Asgari sesler boşluğu dövmekten öteye gitmiyor, gidemiyor. Kimse görmüyor. Kimse fark etmiyor bir kuşun göğe yükselişini, kelebeğin süzülerek can verişini. Baharın gelişini, kışın bitişini...Zaman akıp gidiyor boşluğa, mevsimler kaçıyor bilincine varmıyor kimse kalabalıkta.

Kalabalıkta kimse kalbini dinlemiyor. Kimse kalbini ısıtmıyor -derin bir sancı bu. Kalp buz, el buz, ev buz.- Kalbinden bihaber insan, kendinden bihaber yürüyor bu yolda...
Yol devadır, yürümek devadır da; hep kalabalığa yürüyen insan, manadan uzaklaşıyor. Sırra giden yolu terk ediyor. Üstelik son dönemeç de kaçmak üzere, kalabalıkta fark etmiyor insan bunu.

Kalabalık bir metadır. İnsan, topraktan bir hazine. Çınar saksıda büyümez. Hazine satılık olmaz. Kalabalıkta unutuyor insan bunu. Kalabalık insana unutturuyor. Oysa unutursak, yitiririz, dalından kopmuş yaprak misali savrulur gider benliğimiz.

Kalabalıkta herkes görünen tabloda yerinde. Görünen tablo hakikat mi? O yer gerçekten bizim mi? Bilen yok. Kalabalık, sürüklediği yeri veriyor insana. İnsanı bilen yok. Sürüklendiği yerde koltuk buldu mu mutlu insan. Koltuk ateşten bir top mu, yoksa karda açan çiçek mi? Kalabalıkta bu sorulara cevap yok.

Kalabalığın karşısında, kapanmayan defter, tüm gücüyle mazi var. Var, var olmasına da mazinin gücü güçsüz artık. Güçsüz gücü emziren analar kalabalıkta kaldı.

Kalabalıkta yakılan ateş; kainatı okuyan ve okutan ne varsa kül etti. Biri çıksa, biri kalabalıktan çıksa ve küle tüm nefesini verse Kül ateş olup aydınlatacak da kalabalıkta, nefesi yok kimsenin.

Kalabalık, uzun bir koridor. Bir kapının yamacında, bir testi var ama kalabalığı yarıp, testiye ulaşan yok. Suyu kana kana içen. İçi köy dolan yok. Kalabalıkta, dağa, taşa, köye izin yok.

Bir varoluş kavgası var, beşer kalmakla kul olmak arasında. Kalabalık kavgadan çok uzakta.
Kalabalıkta, insan ne kadar da uzak kendinden. Yüzünden. Ellerinden. Kalbinden. İnsan sırrından ne kadar da uzak. Oysa, ömrünün cüzüne nakış nakış işlemesi gerek değil mi? Kalabalıktan sıyrılıp, zamandan kopup, tabiatı dinleyip sırrına vakıf olmalı değil mi? Kavgaya girmeli değil mi?
"Öyle bir zaman gelecek ki, insanlar kazançlarının helal mi, haram mı olduğuna bakmayacaklar artık." şeklinde bir hadis-i şerif vardır. bu zaman gelmiş midir?
Mustafa Kutlu
Sayfa 20 - Dergah

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sır
Baskı tarihi:
Nisan 2018
Sayfa sayısı:
92
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759953003
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dergah Yayınları
Baskılar:
Sır
Sır
Mustafa Kutlu'nun bu eseri "Şark hikâyesi"nin tasavvufî ve biçimsel özellikleri üzerine kurulmuş bir kitaptır. Kitapta yer alan hikâyeler tek başlarına müstakil bir hikâye olmaları yanında aynı zamanda bir bütünün parçalarıdır.

Kitabın bütünü bir şeyhin dramını yansıtmaktadır. Şeyhin dergâhında ve etrafında toplumun hemen her kesiminden tipler yer alır. Bir gazeteci, bir ilim adamı, bir siyasetçi, vb. Bu tiplerin tekke ile olan bağlantıları aynı zamanda kendi şahsî dramlarını da ortaya koyar.

Sır kitabı Kutlu'nun öteden beri işlemekte olduğu Türkiye'de toplumsal değişme serüveninin bilhassa seksen sonrasındaki görünümüne ışık tutmakta, eleştiriler getirmektedir.

Kitaptaki hikâyeler: Sır, Tarihin Çöp Sepeti, Politik-vizyon, Her Ne Var Âlemde, Aramakla Bulunmaz, Mürit, Satılık Huzur, Cüz Gülü.

Kitabı okuyanlar 2.122 okur

  • Endezerya
  • Yildizli atlas
  • Esra söylemez
  • Kitap Sever Psikolog
  • Elif Şimşek Güven
  • Miraç
  • Gizem ÇELİK
  • |v e r â |
  • Büşra Yıldırım
  • Fatma Őzenç

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.7
14-17 Yaş
%8.1
18-24 Yaş
%28.2
25-34 Yaş
%30.9
35-44 Yaş
%19.5
45-54 Yaş
%5.4
55-64 Yaş
%1.3
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%60.1
Erkek
%39.7

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%26.3 (125)
9
%14.9 (71)
8
%24.2 (115)
7
%17.3 (82)
6
%6.7 (32)
5
%4 (19)
4
%2.1 (10)
3
%0.8 (4)
2
%0.4 (2)
1
%0.6 (3)

Kitabın sıralamaları