Zeynep ve annesi, o günden sonra ne zaman hava kapansa, gökyüzünü gri bulutlar kaplasa pencerelerinin önündeki o küçük koltuğa yan yana oturmayı bir alışkanlık haline getirmişlerdi. Artık o korkulan fırtınalı günler, anne-kızın en özel eğlencesine dönüşmüştü.
Yine böyle gök gürültülü, şimşeklerin ardı ardına çaktığı bir akşamdı. Dışarıda rüzgar ağaçların dallarını sallıyor, yağmur camları adeta bir müzik ritmiyle dövüyordu. Birden odanın içi, geceyi gündüze çeviren bembeyaz, upuzun bir şimşek ışığıyla aydınlandı.
Hemen arkasından, evi hafifçe titreten o büyük gök gürültüsü duyuldu: "GÜÜÜM!"
Annesi, kızının tepkisini görmek için merakla Zeynep’e döndü. Eskiden olsa korkudan ağlayarak boynuna atlayacak olan küçük kız, bu kez hiç kıpırdamadan pencereye bakıyordu. Üstelik yüzünde, yanaklarını yukarıya doğru kaldıran, gözlerinin içini parlatan sıcacık ve kocaman bir tebessüm vardı. Dudakları kulaklarına varıyordu.
Annesi sevgiyle gülümsedi ve kızına sordu:
"Zeynepçiğim, dışarıda bu kadar büyük bir fırtına varken neden öyle tatlı tatlı gülümsüyorsun?"
Zeynep, gözlerini gökyüzünden ayırmadan, sanki çok önemli bir sırrı paylaşıyormuş gibi fısıldadı:
"Çünkü anneciğim... Melekler fotoğrafımı çekiyor!"