Ey gönül ki, her zerresi aşk ile halk olunmuş, bil ki aşk, her şeyin evvelidir. Lâkin mecâzî olan değil, hakîkî olandır maksûdumuz: Aşk-ı İlâhî.
Bu aşk öyle bir sırdır ki, akıl izahdan âciz, lisan beyana kâdir değildir. Zira aşk, ne bir sûrette gizlidir, ne de bir kelâmda… O, Hakk’ın cemâlinden bir tecellîdir ki, gören gözden evvel, duyan kalbe zuhur eder.
Kâinatta ne var ise aşk ile var olmuş; levh-i kalem dahi aşk ile yazıya durmuş. İnsân, bu mevcûdât içinde aşkı taşıyabilecek yegâne cevherdir. Çünkü onun sînesi, ilâhî bir nefesle mesrûr, rûh-u sultânî ile memlû'dur. Onun yaratılışında “Ve nefakhtu fîhi min rûhî” sırrı gizlidir. Bu sır, gönlünde aşkın cevherini taşır; fakat her gönül bu aşkı taşıyacak kudrette değildir. Kalb, aşkı taşımazsa yük olur, taşırsa nur olur.
Hak aşkı, sûfînin nazarında bir cezbeyle başlar. Evvelde hicrânın acısıyla pişer, sonra vuslatın nûruna meyledip fenâda yok olur. Bu yol, bir seyr ü sülûktur: nefsi terbiye ile başlayan, kalbi arındıran, rûhu aşkın vuslatına kavuşturan bir yolculuk… Kişi, her adımda biraz daha azalır, nihâyet kendini Hakk’a teslim eder. “Men ‘arafe nefsehu fekad ‘arafe Rabbehu” kelâmıyla, kendini bilen Rabb’ini bilir; Rabb’ini bilen ise aşkın hakikatine erer.
Aşk ki, ne bir menfaat bekler, ne de bir mukâbil arar. Zira Aşk-ı İlâhî, bir nûrdur; geldiği gönlü yakar, yıkar ve yeniden inşâ eder. O yanışta kul fânî olur, Hakk bâkî kalır. Bu hâl, ‘fenâ fillâh’ denilen makâmdır. Artık âşık yoktur, mâşûk tecellî etmiştir.
Bir kulun gönlüne aşk-ı Mevlâ düşünce, dünya dar gelir, zaman ağırlaşır, kelimeler yetmez. Geceler secdelerle, gündüzler zikirlerle bezenir. Kalp, her atışında “Yâ Hakk” der, rûh her solukta vuslatı ister.
Aşk ile dolan kalp, artık yaratılan her şeyde Hakk’ı görmeye başlar. Her ses bir zikir, her nefes bir