Çocukluk fotoğraflarımızdaki gülümsemelerimizden daha çok ebeveynimizle olan kayıt dışı gülümsemelerimizi hatırlamak iyi geliyor bize. Önemli anlarda çocuklarımızla göz göze gelmezsek, araya cep telefonu, kamera gibi mesafe yaratan bir araç koyarsak, bir süre sonra onların da bizi görmesi zorlaşabilir. Sürekli kendisiyle meşgul olan, dışarıdan nasıl göründüğüyle ilgilenen ve kendi içinde nasıl olduğunu, nasıl hissettiğimi ıskalayan bireyler haline gelebilirler. Daha da kötüsü, gerçekten anda kalabilmeyi deneyimleyen, hayatı hep poz kesen yetişkinler olabilirler.
Kentlerin irili ufaklı meydanlarını hep çok sevmişimdir. Her meydan görkemli bir yapıya iliklenir mi bilmiyorum ancak neredeyse tüm görkemli mimari yapılar devasalıklarını dengelemek adına bir boşluğa yani meydana açılıyorlar. Bu ne muhteşem bir denge.
Milan Kundera’nın dediği gibi “Yavaşlık hatırlatır, hız unutturur.” Unutmak istiyoruz ama neyi? Yaralarımızı, acılarımızı, zaaflarımızı, geçmişimizi,geleceğimizi,şimdiki zamanımızı... Durursak yakamıza yapışabilirler, kendilerini hatırlatabilirler. Arkadan atlı kovalamıyor, bütün o yüzleşmekten korktuklarımız kovalıyor bir bakıma. Ama biz onları kendimizden uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Sonra da bunun adına “hayatı dolu dolu yaşamak” diyoruz.