Annenin kalbine damgasını asla ağabeyleri gibi vuramayacaktı, çünkü bu kalp soluk , sığ bir kumsaldı; Leyla'nın ayak izlerinin , kabaran ve sahile vuran, kabaran ve kırılan keder dalgaları tarafından daima , sonsuzcasına silindiği bir kumsal.
Ama Leyla kendi geleceğinin , ağabeylerinin geçmişiyle boy ölçüşemeyeceğini biliyordu. Yaşarken kızı gölgede bırakmışlardı. Ölümleriyle de yeryüzünden tamamen silmişlerdi. Anne şimdi onların hayat müzelerinin müdürüydü, Leyla ise yalnızca bir ziyaretçi. Onlara ait efsanelerin doldurulduğu bir kap, Anne' nin mürekkeple, onların destanını yazdığı bir parşömen.
Var olan eti ile kanıyla gerçek olan Tarıktı .Ona peştun dilinde küfürler öğreten, tuzlu yonca yapraklarına bayılan çiğnerken suratını buruşturup inlemeyi andıran alçak bir ses çıkaran, sol köprücük kemiğinin hemen altında ters mandolin biçiminde uçuk pembe bir doğum lekesi olan Tarık.
Varlıklarını Leyla'nın zaten hiçbir zaman tam anlamıyla algılayamadığı insanların acısına gömülmek, ölümlerine yanmak zordu. Ahmet'le Nur yalnızca bir bilgiydi Leyla için. Bir masaldaki kahramanlar gibi. Tarih kitabındaki krallar.