Birçok günlerimi Ziya Gökalp'la konuşarak geçirdim. Diyarbekir'in bir hârika olan bu oğlu, konuştuğu zaman istikbalin Müslümanlar gibi mütedeyyin, ilk Türkler gibi bani idi; maziye arkasını çevirmil sabit bir bakışla yalnız istikbale bakardı. Maziye karşı daüssılamı hararetle söylediğim bir gün dedi ki:
Harabîsin harâbâtî değilsin,
Gözün mâzîdedir âtî değilsin.
Ben de mazinin kulağıma fısıldadığı bir sesle cevap verdim:
Ne harâbî ne harâbâtîyim,
Kökü mâzîde olan âtîyim,
Sultan Selim, hilâfetin alâmâtı olan Hırka-i Şerîf¹, Sancak-ı Şerîf ve diğer emânât-ı mübarekeyi Mısır'dan İstanbul'a hatimler indirterek getirmiş. İstanbul'a vardığı gece, Saray'da yüksek bir mevkie yerleştirmiş, mimarbaşı ve ustalar, asıl tevdi olunacak makamı harıl harıl inşa ederlerken sefer yorgunluğuna bakmaksızın sabaha kadar ayakta beklemiş. O gece, geceli gündüzlü Kur'ân okunması için bir vazife tertip ederek kırkıncısı bizzat kendi olmak üzere kırk hafız tayin etmiş. İşte o günden bu ana kadar bu dairede bir saniye tevakkuf etmeksizin Kur'ân okunuyor! Bu hafızlar el'an kırk kişidir, daima ikişerli nöbetleşe vazifelerini ifa ederler.
İstanbul'da çok zaman yaşamış, yaşadıkça birçok semtleri sevmiş, sevdikçe onları zamanın derinliğine doğru enine boyuna öğrenmiş bir insan, yaşı ilerledikçe öğrendikleriyle o kadar dolar ki bu şehrin sonu gelmez güzellikleri olduğuna inanır. İstanbul'u uzun müddet yakından tanımayı merak edenlerde daima bu kanaat vardır.