ZHasna

ZHasna
@Zhecizim
@Zhecizim·
·
sabitlendi
Yaşamak cesaret ister. Kabuğu hâlâ sağlam olan tohum ile çatlamaya başlamış olan tohum aynı özü taşır ama yalnızca kabuğunu kırmaya cesaret eden, yaşam serüvenine atılabilir. Bu serüven, kendine özgü bir gözüpeklik gerektirir: Başkalarının deneyimleriyle yaşanamayacağını fark etmek ve kendini bilinmeyenin kucağına bırakmaya razı olmak. Birinin gözlerini, bir başkasının kulaklarını ödünç alarak önünü göremezsin çünkü her yaşam kendine özgüdür. Beni bekleyen her şeye karşı kalbimin açık olmasını istiyorum; hazır ve kabullenmeye istekli. İncinme pahasına bile olsa birine yaklaşmaktan korkmayayım. Sonunda canım yansa bile, daha önce kimsenin cesaret edemediği bir şeyi yapmaktan çekinmeyeyim. Bu sabah elimde sadece budalalığım varsa, onu da gizlemeyeyim. Bunun için azar işitebilirim ama önemi yok. Kim bilir, belki yarın daha az budala olurum. İki insan bir araya geldiğinde, yan yana açan iki nilüfer gibi olmalı: Her biri kalbinin altın özünü açmalı; gökyüzünü, bulutları, suyu yansıtmalı. Ama nedense her karşılaşma kalplerin kapandığı ve korkunun ağır bastığı bir suskunluğa bürünüyor. Seninle her buluşmamızda saatlerce -dört-altı saat durmaksızın- konuşuyoruz. O halde hiçbir şeyi saklamadan, kalbimizi olduğu gibi ortaya koymalıyız.
Sayfa 89·Kitabı okudu

ZHasna

, bir kitap okudu
Puan vermedi·192 syf.·
30 saatte okudu
·
2026 24. kitabı
Samet Altıntaş
6.9/10 · 103 okunma
İmparatorlukta İstanbul dışında kalan Eyüp, Galata ve Üsküdar'a Bilad-i Selâse, yani Üç Belde denirdi. Buna göre asıl şehir, Suriçi addedilen İstanbul'du, zikrettiğimiz troyka, kasaba hüviyetinde idi. Dolayısıyla İstanbul'un yargı ve yönetim işlerinden sorumlu bir kadısı olduğu gibi buraların da ayrı ve bağımsız mahkeme reisleri vardır. Mesela Rumeli Kavağı'nın komşusu Anadolu Kavağı, Üsküdar'a bağlıydı. Sait Faikin dediği gibi Üsküdar, İstanbul'a Diyarbakır kadar uzaktı.
Sayfa 174·Kitabı okudu
Münevver Ayaşlı da kendi İstanbuluna şu hatırasıyla veda eder, hatırlayalım: Menderes karar almış, Beylerbeyi Sarayı'ndan Beylerbeyi Camii'ne kadar olan yer, yeşil saha olacakmış. Yani yalılarımız, İskele Caddesi'nde bulunan bütün yalılar gidecek, yok olacak. Belediye İmar Müdürlüğü'ne gittim, aman Allah'ım, bir mahşer yeri... Sanki bütün İstanbul halkı orada. Dul kadıncıklar, alil (hastalıklı, sakat) ihtiyar emekliler, yetim çocuklar. Şaka değil; başlarını soktukları evceğizleri gidiyor, sokak ortasında kalacaklar. O gün, Menderes'e edilen beddua, bilmem başka insana edilmiş midir? Ben Menderes'i çok sever ve çok tutardım, lakin o gün korktum, "Eyvah bu adam bu kadar bedduaya dayanabilecek mi?" dedim. O gün Adnan Menderes'in sonunun çok feci, çok vahim olacağını hissetmiştim. Zavallı Menderes'te şehircilik bilgisi nerede? Üstelik İstanbul sevgisi de yok. İstanbul'u hiç tanıyamayan, hissetmeyen küçük bir taşralı.
Sayfa 171·Kitabı okudu
Bu arada Hilmi Ziya Ülken, ilk Türk tasavvufunun aynı asırda doğan İran tasavvufuyla birbirine tamamen zıt vasıflar gösterdiğine işaret eder: "İran tasavvufunun gayesi her şeyden evvel sanattır. Tasavvufun symbolisme'ine sırf bu maksatla müracaat etmiştir. Halbuki Türk tasavvufunun gayesi bilakis her şeyden evvel ahlâktır. Orada tövbe, feragat, fedâ-yı nefs ve ruhî tasfiye ancak ahlâki bir gayeyi temine yarayan vasıtalar olduğu için kullanmıştır."
Sayfa 168·Kitabı okudu