Basmakalıp laflara hakikaten itirazım yok, asıl asabımı bozan şey, bu sözlerin afra tafrayla, kibirli bir memnuniyetle, kesin bir üstünlük duygusuyla söylenmesi ve buna harcanan zaman.
Biliyor musun, şimdiye kadar konuştuğum en zeki, en entelektüel adam o. Sana bir şey daha söyleyeyim. Bir zamanlar üniversiteye giden, toplumun üst tabakalarına mensup herkesin en az onun kadar zeki ve entelektüel olduğunu sanırdım.
Aslında onun yanında olmadığı zamanlarda soğuk ve mantıklı bir yaratığa dönüştüğünde, kendisi de dehşete kapılıyordu. Yanındayken onu seviyordu; aslına bakılırsa kimi zaman sıkıntı ve endişe kaynağı bir aşktı bu, ama aşktı işte, kendisinden daha güçlü bir aşk.
Eğer bir şeyi sevmediysem sevmedim demektir, o kadar. Şu güneşin altındaki hiçbir sebep sadece türdeşlerim çoğunluk olarak onu beğeniyor veya beğenilmesi gerektiğine inanıyor diye o beğeniyi benim de taklit etmemi gerektirmez. Hoşlandığım ya da hoşlanmadığım şeylerde modayı takip edecek değilim.
Martin'in içinde büyük ve güçlü ne varsa, kız onu ya anlamamış ya da yanlış anlamıştı. İnsan varoluşuna dair kaç tane küçücük kuş yuvası varsa hepsinde yaşayabilecek kadar esnek bir hamura sahip bu adamın, kendi fikrinde sonuna kadar inat eden laf anlamaz biri olduğunu düşünüyor, çünkü onu bildiği tek yer olan kendi kuş yuvasında yaşayacak şekle sokamıyordu. Martin'in zihninin seyrini takip edemiyor, bu seyir kendisinin yetişemeyeceği yerlere ulaşınca onu delibozuk addediyordu. Hayatı boyunca kimsenin zihni onu aşamamıştı çünkü. Babasının, annesinin, kardeşlerinin ve Olney'nin zihnini her daim takip edebilmiş olduğu için Martin'in zihninin akışını izleyemeyince kabahatin onda olduğuna kanaat getirmişti. Sadece kendi dünyasıyla sınırlı dar görüşlünün,evrensele akıl hocalığı yapmaya çalışmasının kadim tragedyasıydı bu.