En büyük nankörlük olan küfür ve inkâr da insanın kendi aslının ne olduğunu, nereden geldiğini ve nasıl oluştuğunu düşünmemesinden ileri gelir. İnsan başlangıç ve sonunu unutsa bile, sık sık ona âcizliğini hatırlatan olumsuzluklara maruz kalır. Hastalıklar, ihtiyaçlar, musibetler ve kederler bu konuda birer uyarıcıdır. Her an bu olumsuzluklara açık olan ve onları kendi kuvvetiyle defedemeyen insan, iyice düşünse, hiçbir şeye gücü yetmeyen zayıf ve zavallı bir varlık olduğunu anlamada zorluk çekmez.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Her bir canlının hayatında sayısız gaye vardır. Bu gayelerden o canlıya ait olan, ancak binde birdir. Baki kalan gayeler sınırsız olan malikiyeti nispetinde, hayatı icat eden Allah Teâlâya aittir. Öyleyse büyük bir mahlukun, küçük bir mahluka karşı tekebbür etmeye hakkı yoktur.
Kahrolası insan, ne kadar nankördür! (Düşünmez mi ki) Allah onu hangi maddeden yaratmıştır? Onu bir damla sudan yaratmış ve insan hâline getirmiştir. (Ona değişik kabiliyetler vererek) Hayat yolculuğunu kolaylaştırmıştır. Daha sonra onu öldürecek ve kabre yerleştirecektir. Ve istediği zaman onu tekrar diriltecektir. (Bütün bunlara rağmen) O, Allah'ın kendisine emrettiği şeyi (ibadeti, teşekkürü) yapmaz." (Abese, 17-23)
İnsan kendi nefsini tanıdıkça ne kadar âciz, zayıf, muhdisine taç olduğunu ve kendisine yalnızca tevazu, zillet disine ve mahviyetin yakıştığını anlar.
Hz. İsa (a.s.) şöyle demiştir: “Bedenin gıdası olan gıdalar yumuşak toprakta yetişir, taşta yetişmez. Bunun gibi, ruhun gıdası olan tefekkür ve hikmet de tevazuyla yumuşamış kalpte oluşur, kibirle katılaşmış kalpte oluşmaz.”