Mutsuzluğumuzun anlamını bulmak ehemmiyetli bir mesele…
Hem de üzerinde durduğumuzdan daha fazla önem teşkil eder.
Nihai mesele kendimizi neye vakfettiğimizle ilişkilidir.
Neticede düşüncelerimiz hedeflerimizden ibaret değil midir.
Yaptıklarımız, yapamadıklarımız, yapmak istediklerimiz…
Yaptıklarımız ve yapamadıklarımız da bir zamanlar hedeflerimizdi; neticede iyi kötü bir sonuca ulaştık sonuçta başardık veya başaramadık.
Ama kendinizi hatırlayın… Çabaladığınız “şeyin” peşindeki sizi bir düşünün derim.
Ne kadar güçlü hissettiğinizi hatırlayacaksınız, ne kadar işe yarar ve üretken olduğunuz düşecek aklınıza.
Ve eğer kendi bağlamınızdan kopmuş hissediyorsanız hatta hissediyorsak acaba hedeflemeyi bırakmış olabilir miyiz?
Bir yere kadar geldik bir şeyler başardık, kendi mücadelemizi kendimize göre bir yere kadar vardırabildik ve sonra bıraktık mı?
Çocukluğumuzda veya ilk gençlik yıllarımızda o kadar çok şey isteriz ki başarılmayı bekleyen tonlarca arzu vardır.
Okul, iş, arkadaşlar, sevgili, eş, çocuk… Hepsi yavaş yavaş ve adeta kendiliğinden gerçekleşiyor.
Sonra durup düşünüyoruz…
Aslında bunlar bizim başarımızdan ziyade biraz çaba ve emekle zamanın zaten bize sunacağı şeylerdir.
O zaman “mutsuzluk” peyda olmaya başlıyor yine.
O sebeple diyorum mutsuzluğumuzun anlamı ehemmiyetli bir konudur diye.
Üzerine düşünmeyi gerektirir.
Gayeler insanı diri tutan olgulardır.
Kendinize bir amaç edinmek zorundasınız; edinin demiyorum çünkü zorundayız aksi durumda yaşamın sürdürülmesi pek de mümkün sayılmaz.
Lakin dikkat edilmesi gereken husus şudur ki; hedeflediğiniz şey her neyse sadece size faydalı olmamalıdır. Çünkü bu da bizi tüketir.
Bize faydası olmakla birlikte dokunduğumuz birileri, bir şeyler olmalı…Bir insan, bir hayvan, bir eşya. Yani demem o ki dünyaya dair herhangi bir