Dinsizlik ise birtakım soya çekiş sebeplerinden veya kusurlu bir ahlâk terbiyesinden ileri gelen fikrî ve rûhî bir çöküntüdür. Bilhassa «Madem ki bir şeyi inkâr etmek için, diğer bir şeyin doğruluğuna inanmak lâzımdır; insan inkâr edebilmek için bile, inanabilmelıdir» kaidesi kabul edildikten sonra, bu hakikat büsbütün kesinlik kazanır.
Batılı toplumlar rahat ve selâmetlerini kanunlarda aradıkları halde, İslâm cemaatleri onu, inanç ve hislerinde, ahlâkî ve fikrî terbiyelerinde bulurlar.
...
İhtiyaçlarının daima değişmesine rağmen, insan tabiatı değişmez, her zaman aynıdır. Bugüne kadar halk arasında benciller, kıskançlar, alçakgönüllü, faziletli ve insaniyetperver kimseler görüldüğü gibi bundan sonra da aynı şekilde insanların akıllısı, akılsızı, kuvvetlisi, zayıfı, iyisi fenası bulunacaktır. Vaktin geçmesi ile değişikliğe uğrayan, ihtiyaçlar ve beşeriyetin üstün ve noksan taraflarının tezâhür şeklidir.
Çünkü her ne şekilde olursa olsun, hakikatlere saygı en büyük bir vazifedir. İnsanlar ancak bunu kabullenmeleri halinde terakki edebileceklerdir. Bu vicdânî mecburiyet, hürriyetlerine noksanlık getirmez.
Müslüman milletler ahlâk, cemiyet ve siyâset bakımlarından gittikçe daha çok Müslümanlaşmaya istek göstermelidirler. Bütün emel ve çalışmalarımız sadece bu gâyeye hizmet etmelidir. Çünkü bu gâye, ebedî bir olgunluğa sahip olan İslâm esaslarının hakikat ve yüceliği ile, fikrî ve içtimâî teşkilâtımızdan, ve müşterek inançlarımızdan hâsıl olmuştur.