Mavi

İnsan mutlu olabilmek için tekrarların içindeki çeşitliliğı bulmalı, ileri gidebilmek için de başladığı noktaya geri gelmelidir.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Bir Çin efsanesine göre, MÖ 2640 yılında Prenses Si Lingchi çay 10 fincanına bir ipekböceği kozası düştüğünü fark ettiğinde bir dut ağacının gölgesinde oturuyormuş. Onu dışarı çıkarmak istedinde bir de bakmış ki koza sıcak nedeniyle çözülüyor. Hemen nedimesini çağırmış, incecik iplikçiğin ucunu eline verip yürümesini ylemiş. Hizmetkär prensesin dairesinden çıkmış, avluyu geçmiş, eray kapılarını aşıp kendini Yasak Şehir'in dışında bulmuş ve koza en çözülene kadar, sekiz yüz metre kadar daha yürümüş tamamen lrda. (Batı'da bu efsane üç milenyum boyunca değişerek elma ile fzikçi hikâyesine dönecektir. Hangi yönden bakarsanız bakın yine jan özü değişmez: Büyük buluşlar, ipek ya da yerçekimi olsun, genelde umulmadık armağanlardır ve hep ağaç altında aylaklık edenlere kısmet olurlar.)
Sonuncu arabanın arka koltuğunda Mustafa Kemal oturuyor. Savaş onu zayıflatmış. Mavi gözleri çakmak çakmak. İki haftadır tek bir yudum içki almadı ağzına. (Doktor Philobosian'ın ona koyduğu divertikülit teşhisi gerçeği saklamak için uydurulmuş bir teşhisti. Batılaşmanın ve laik Türkiye'nin önderi -ki bu prensiplere sonuna kadar sadık kaldı- elli yedi yaşında sirozdan ölecekti.) Geçerken dönüp kalabalığa bakıyor ve o sırada genç bir kadın doğrulup üzerine oturduğu valizden ayağa kalkıyor. Mavi gözler kahverengi gözleri deliyor adeta. İki saniye. Hatta tam olarak iki bile değil. Kemal başını çeviriyor, konvoy gitti.
Bunları dile getirmeliyim, çünkü bunlar hiçbir yer olmayan bir şehirde oluyordu, orası hiçbir ülkeye ait değildi gerçekte, çünkü orası her ülkenindi ve çünkü eğer şimdi oraya giderseniz orada modern gökdelenler, geçmişi unutmuş ve unutturmuş bulvarlar, insanların neredeyse bedavaya çalıştığı-perişan -atölyeler, bir NATO karargáhı ve İzmir yazan bir levha göreceksiniz...)
Kendi ülkelerinin onları tek başlarına bırakmış olduğu gerçeğiyle yüzleşenlerin ağzını bıçak açmıyordu. Artık Smyrna'nın bir hükümeti yoktu, bu onlarla Türkler arasında hiçbir şey olmadığı anlamına geliyordu. (Ve ben size yazın Smyrna sokaklarının güllerle donandığını söyledim mi? Ve nasıl herkesin Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Türkçe, İngilizce ve Flemenkçe konuşabildiğini? Ve size deve kervanlarıyla getirilen o ünlü incirlerden söz ettim mi; şu yığınlar halinde toz, kir içinde yere yıkılmış...