psikanalizin sadece anlayışlı ve destekleyici biriyle konuşmaktan daha iyi işlediğini bilimsel olarak kanıtlamak zordur. Ayrıca psikanaliz herkes için uygun da değildir. Özellikle de şiddetli depresyonu veya psikozu olan hastalar için uygun olmaz. Zihinsel semptomları genelde daha hızlı iyileştiren antidepresanların ve antipsikotik ilaçların geliştirilmesiyle birlikte tıp camiası psikiyatriye biraz daha ısınır gibi oldu. Öte yandan pek çok psikiyatrist de sadece psikanalitik yaklaşımlar kullanmak yerine, daha eklektik bir stratejiye geçerek, konuşma terapisi ile ilaçlı tedaviyi bir arada kullandı. Psikiyatrinin bu şekil. de tıbbileştirilmesi, diğer tıp disiplinlerinin bu dalı daha gü venilir bulmasını ve kabullenmesini sağladı. Ne var ki psi kiyatri karşıtı tutumlar, özellikle de yaşı daha ileri olan kişiler arasında varlığını sürdürdü.
1973te Stanfordlu psikolog David Rosenhan30 psikotikmiş gibi davranan üniversite öğrencilerinin psikiyatri tesislerine nasıl giriş yaptığını anlatan "Deli Yerlerde Aklı Başında Olmak Üstüne" adlı kitabını yayımladı. Bu yalancı hastalar, hastaneye yatırıldıktan sonra delilik taklidini bıraktıkları halde normal davranışları hastane çalışanları tarafından psikoz belirtileri olarak algılanmıştı. İlginç olan, asıl yatıl hastaların bunu gayet iyi bilmesiydi
Porter bu psikiyatri karşıtı yaklaşımında yalnız değildi. 1980'lerin başlarında pek çok dahiliyeci ve cerrah psikiyatriye çok az değer verirdi. Psikivatriyi anlamazlardı, hastalar da akıl hastası diye damgalanmaktan korkardı. Tıp fakültesindeyken arada bir öğrencilerden ya da profesörlerden birinin, bilimden çok spekülasyona dayalı etkisiz bir uzmanlık olduğunu söyleyerek psikiyatriyle dalga geçtiğini duyardım. Ihtisas dönemimde bu önyargıların nedenleri hakkındadaha fazla bilgi sahibi oldum. İskoç psikiyatrist R. D. Laing kanitlanmış fiziksel bir nedeni olmadığına göre, akıl hastalıklarının bir hastalık olarak kabul edilip edilmemesi gerektiğini sorgulamıştı. Ona göre delilik kavramı politik ve kişiler arası etkilerden doğmuştu