Halklar, kabaca tabir etmek gerekirse, kendilerinin oluşturdukları devletler tarafından temsil edilirler; bu devletler de onları yöneten hükümetler tarafından. Bu savaşta, halktan alelade biri, barış zamanlarında bile arada bir kendisine dayatılan şeyi, yani devletin bireyin hukuksuzluğa/kanunsuzluğa başvurmasını, hukuksuzluğu ortadan kaldırmak istediği için değil, bilakis hukuksuzluğu da tuz ve tütün gibi kendi tekeline almak istediği için yasakladığını dehşetle fark edebilir. Savaşmakta olan devlet, bireyin onurunu zedeleyecek her türlü hukuksuzluğa, her türlü şiddet eylemine göz yumar. Sadece yasal kurnazlığı değil, aynı zamanda düşmana karşı, önceki savaşlarda alışılagelmiş olanı bir ölçüde aşan bilinçli yalanı ve kasıtlı hileyi de kullanır. Devlet, yurttaşlarından azami derecede itaat ve fedakârlık talep eder, ancak bunu yaparken aşırı bir ketumlukla haberleşme ve ifade özgürlüğüne sansür koyarak onları haklarından mahrum eder, bu da zihinsel olarak baskı altına alınanların ruh halini her türlü olumsuz duruma ve her türlü yersiz felaket söylentisinin yayılmasına karşı savunmasız hale getirir. Savaşan devlet, kendisini diğer devletlere karşı yükümlü olduğu taahhütlerden ve anlaşmalardan çeker, açgözlülüğünü ve iktidar hırsını hiç çekinmeden icra etme yoluna koyulur, bireyden de bunların vatanseverlik namına yapıldığını onaylamasını bekler.