Bu şehir bizim değil, bu ülkenin yönetimi benim elimde değil, bu çağ benim çağım değil diye düşünüvermek bir kaçış, bireyci bir içe kapanıştır. Tasarıların yurdundan çıkıp somut şartların kendimizle ilgili yönlerini göze almak, bunlarla "hemhal" olmak, yurt kavramını zihinde yaşayan bir efsane olmaktan kurtarmak gerekir. Bunun da tek yolu ortada bir kötülük varsa onun, bir iyilik varsa onun da bizden olduğunu, bizim parçamız olduğunu anlamaktan geçer. İlk ve vazgeçilmez bağı farkedip ondan vazgeçmemelidir.
Bizim genel tavrımız kendimizin olanı kendimizden saymayışımızdır. Her aşamada ve her konuda uzaklarda bulunan bir "ideal" türetiyoruz. En iyi her zaman bizden uzakta ve başkasının elinde bulunuyor. Bu yüzden de sürekli olarak kendi yakınımızdakini ve elimizde bulunanı küçümsüyoruz. Bu hava içinde kendi bahçemizi ekmek ve onun mahsulü ile hoşnut olmak duygusunu kendimizden uzak tutuyoruz.
İnsan kendini nasıl kabul ediyorsa hareketlerini ona göre ayarlar. Hapishaneden kaçması için insanın önce kendinin serbest yaratıldığına inanması gerekir. Bazı görevleri yüklenebilmek, o görevleri yüklenmeye yaraştığını anladıktan sonra mümkündür. Demek ki insan her şeyden önce kendine bir tanım getiriyor, -daha doğrusu getirilmiş tanımlardan birini benimsiyor- bu tanımjn gereği ne ise öyle davranıyor. Bu yüzden insanın davranışlarındaki değişikliği onun hakkındaki tasavvurunun değişmesiyle açıklayabiliriz.