"Özlem! Ah duygu bahçemin en hüzünlü, en sabırsız çiçeği! Kime doğru akarsan onun şeklini alan bir deli nehir, hikâyelerin eşlikçisi, insanı küllerinden doğuran anka kuşu...
Sahi, mutlu özlem var mıdır? Sonunda kavuşma ümidi olmadan özlemek, suyun altında nefessiz kalmak gibi bir şey; ciğerindeki hava yavaş yavaş tükenirken, tek istediğin yüzeye çıkmaktır ama göğsündeki acı dolu çaresiz yük buna asla izin vermez. Kavuşma ihtimali olmadan özlemek, insanın sonunu getirecek kadar güçlü, kalbinden ciğerlerine, oradan tüm vücuduna yayılan amansız bir zehir. Kurtulamadığın, teslim olduğun, önüne geçemediğin hazin bir teslim oluş.
Peki hiç geri gelmeyecek olan birilerini özlerken ne yapacağız? Alışacak mıyız? Yarım kalan bir hikâyenin bıçak gibi kesildiği yerden karşımıza çıkan bir fotoğraf, bir koku, bir bakış, her defasında kalbimizi delik deşik etmeyecek mi? Zaman geçtikçe daha az özleyecek miyiz, değişecek miyiz gerçekten? Artık sarılamadığımız birini düşünürken kâğıt kesiği gibi ince ince yaralar açılacak kalbimizde, sonra kabuk tutacak mı gerçekten o yaralar? Bir daha kanamayacak mı? Hayır, biliyorum: Yaralar yerinde kalacak, ama biz değişeceğiz.Uçmak için kanatlarımız çıkacak, ya da kaçmak için özlemin hüznünden, biraz insan, biraz kuş olacağız. Geri gelmeyecek birilerini özlemeye alışırken, artık asla eskisi gibi olmayacağımızı da kabul edeceğiz.