Henüz hiçbir ayet inmemişken "oku" emri inmiştir. Kitabın bütününe bakıldığında okumanın sadece kağıttan olmadığı anlaşılır. Bir insan dağı da okumalıdır, evreni de, böceği de, mikroorganizmaları da, insanı da.
Virginia Woolf, Cambridge ve Oxford’da sunmak için “Kadın ve Kurmaca Edebiyat” hakkında konuşma yapmak için bu eserde anlatılanları kaleme alır. “Kendine Ait Bir Oda” vurgusu ekseninde kadınların edebiyat ve sosyal hayat içindeki yerine “edebî eserler üzerinden” değinir.
Asıl soru şudur:
Neden kadınların bir Shakespeare’i yoktur?
Kadınlar beceriksiz midir?
Yoksa erkeklerin tarih boyunca türlü şekillerde gazabına uğrayan kadınlar, eline kalem alıp da imrenilecek bir eser yazacak gücü ve zamanı bulamamış mıdır?
Aslında eserin bu anlamda bir derinliği ve sosyolojik bir sorgulama gücü vardır denemez. Eser gayet basit ve içten bir şekilde “Adımız Hıdır, durumumuz budur!” demekten çok da derine inmez.
Sonuç olarak “Evet, kadınlara özgürce kullanacakları bir zaman ve başkasına muhtaç olmadan yaşayabilecekleri ekonomik bir özgürlük sağlansa idi kadınlar da erkekler gibi edebiyat alanında ürünler verebilir ve isim yapabilirlerdi.”
Eserin ana tezi budur.
Peki nedir bu eseri önemli kılan ve neden adıyla dilden dile dolaşır bu kitap?
Virginia Woolf, “Haydi kızlar okula!” kampanyasının henüz esamisinin okunmadığı bir çağda geçirir çocukluğunu. Erkek olmadığı için eğitimden mahrum kalır. Diğer kadınlar gibi...
Kendi çabasıyla okur, öğrenir ve bir şeyler karalamaya başlar. Eserde de bahsettiği gibi kendisine kalan miras sayesinde bu amacına diğer kadınlara oranla daha kolay ulaşır. Odası ve parası vardır.
Ama ne olursa olsun, hâlâ karşısında “erkek egemen” bir sanat ve edebiyat dünyası vardır. Bu kalenin kapılarını her eserinde zorlar. Yeni tekniklerle eserler verir fakat bir yerden sonra ufak ufak biriken tüm sıkıntıları eşliğinde ceplerine doldurduğu taşlar ile Ouse Nehri’ne bırakır bedenini.
Arkasında bıraktığı eserlerle ve intihar şekliyle “kadınların çığlığına” dönüşür