Birokur

"Beylik işte bir yumurta­yı dokuz kişi taşır."
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
-Bozkırdaki . . . Çekirdeğin ... Ham cevheri ... Ne demek bu? Şairlik de mi var yoksa. Emine Hanım? Müdür Halim Akın, yeni deneme dolayısıyla kendi buluşu sandığı bir sözün alay konusu yapılmasına gerçekten sinirlendi. Emine öğretmenin konuşmasını önleyerek arkadaşlarına eski­den beri biraz ürküntü veren ağır sesiyle sordu: - Şairlik neresinde bunun? Şefik Ertem, Halim Akın'ın gözlerine baktı: - Yoksa bu söz senin mi 119 Halim? . . Evet yüzde yüz se­nin . . . - Nesi var diyorum? - Nesi yok ki? Sözlüğe bir göz ataydın saçmalığını hemen anlardın! - Hangi sözlüğe? - Türkçe tabii ... "Bozkır"a da bakmamışsın, "Çekirdek"e de ... - Nesine bakacakmışım bunların? - Bakacaktın Enstitücü Halim . . . Bakaydın, belki çıkarabilir-din kendi başına ... Çekirdeği olsa, bozkır kalır mıydı bozkır?
Köye bir bina yapıp bir de öğretmen göndererek bütün zorluklardan kurtulmak. Aklı erenler "olmaz öyle şey" de­diler. Dört süngülü ile koca bir istibdadı deviren inkılapçılar bil­miyorlar ki, köyü yaşatacak okul değildir, okulu yaşatacak köydür. Öyleyse "köylü bizden nasıl bir okul istiyor?" diye düşün­meliyiz. Yoksa hükümet zoruyla kurulan okulda mekanik ola­rak dıştan kurulan her müessese gibi böyle dayanak noktası bu­lamaz, en geç batar.
"Boşuna debeleniyorsun Halim Akın, boşuna, çünkü, aslında biz öretmenler, hayal kırıklığını bile hak etmedik, çünkü ödevleri­mizden başka hiçbir şey yapamadık. İş, yalnız ödevini yapmaya kaldı mı, öğretmenin, herhangi bir esnaftan ne farkı olur? Her­hangi bir zanaatkardan üstünlügü nedir?" diyor olmalıydı ge­ne ... Oysa, "Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenler­dir" denilmişti. "Ögretmenler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vic­danı hür nesiller ister," denilmişti. Kabullenmiştik kasılarak. .. Kendi fikirlerimizin, kendi vicdanlarımızın ne durumda olduğunu bile araştırmayı gerekli saymadan ... Bu sözlerin işe yarayabil­mesi için arkamızda, devletin olağanüstü kanunlarla durması gerekti. Oysa, arkamızdakiler çoktan kendi havalarına dalmış­lardı. Normal bir memleketteymiş gibi yaşıyordu herkes . . . San­ki geri değildik, sanki arayı kapatmak için, başkalarından yüz kat fazla çalışmak zorunda degildik. Onlar böyleydi de, biz ül­kücü geçinen öğretmenler nasıldık? Biz de bir başka hava tuttur­muştuk. Hiçbir gerçek dayanağı olmadıgı halde, misyon yüklen­diğimize inanmış, bunun tafrasıyla kasıldıkça kasılıp gerçekleri çoktan yitirmiştik. Daha korkuncu, bizden hiç kimse galiba hiç­bir zaman misyon filan istememişti. Bizden istenen, dipte hiçbir şey degişmediği halde, boş lafları yaldızla parlatmaktı. Zarfı üşe­nerek yırttım. Artık en doğru sözler bile beni etkilemiyordu.
Ömrümün üçüncü sarsıntısını bir gün sınıfta duy­dum. Kürsüde dalmışım. Gazetenin kıyısına bir şeyler çiziyo­rum. Çocuklar verdiğim yazı ödevine çalışıyorlar. Değişikliği birden fark ettim. Eskiden benim sınıfımda, öğrenme sevincinin gerçek düzeni hiç bozulmazdı. Ben konuşurken öğrenciler göz­lerime sevgiyle, saygıyla bakarlardı. Neden tedirgin olduğumu hemen çıkaramadım. İlk bakışta, her şey eskisi gibiydi. Biraz dikkat edince, değişmenin nerde olduğunu anladım. Çocukların oturmalarına, yazmalarına, kımıldamalarına bir kendini bırak­mışlık, bir başıbozukluk gelmişti. Sanki ben kürsüde yoktum. İkisi pencereden dışarıya bakıyor, biri, ne kadar kızdığımı bildi­ği halde, rahatça burnunu karıştırıyordu. 244 Cevat esnedi, ge­rindi, kitabın içinden, bir tavus tüyü aldı, evirip çevirdi, sonra, önünde oturan 87 Sait'in ensesine sürtmeye başladı. Sait önce elini salladı, sinek kovar gibi . . . Öteki tüyü hemen sakladı. Evet, ben sınıfta yokmuşum gibi davranıyordu 244 Cevat. .. Kürsünün üstündeki cetveli gördüm. Cevat'ı çağırdım. Öldürme kızgınlığı­na kapıldığım, yüzümden anlaşılmıyor olmalı ki, hiç durakla­madan, ürkmeden geldi. Pazısına var gücümle vurdum. O gün­den sonra da, benim sınıfımda gene sarsılmaz bir düzen sürdü ama, bu düzen artık, eskinin sevgiden, saygıdan gelen düzeni değildi. Çocukların ödleri kopuyordu benden ... O kadar ki, ar­tık bildiklerini de unutuyor olmuşlardı. Eğitmemlikte bir öğ­retmen, buraya kadar düştü mü, öğretmenliği hemen bırakmalı­dır. Ben de bunu artık gerçekten düşünmeye başlamıştım.