Ömrümün üçüncü sarsıntısını bir gün sınıfta duydum. Kürsüde dalmışım. Gazetenin kıyısına bir şeyler çiziyorum. Çocuklar verdiğim yazı ödevine çalışıyorlar. Değişikliği birden fark ettim. Eskiden benim sınıfımda, öğrenme sevincinin gerçek düzeni hiç bozulmazdı. Ben konuşurken öğrenciler gözlerime sevgiyle, saygıyla bakarlardı. Neden tedirgin olduğumu hemen çıkaramadım. İlk bakışta, her şey eskisi gibiydi. Biraz dikkat edince, değişmenin nerde olduğunu anladım. Çocukların oturmalarına, yazmalarına, kımıldamalarına bir kendini bırakmışlık, bir başıbozukluk gelmişti. Sanki ben kürsüde yoktum.
İkisi pencereden dışarıya bakıyor, biri, ne kadar kızdığımı bildiği halde, rahatça burnunu karıştırıyordu. 244 Cevat esnedi, gerindi, kitabın içinden, bir tavus tüyü aldı, evirip çevirdi, sonra, önünde oturan 87 Sait'in ensesine sürtmeye başladı. Sait önce elini salladı, sinek kovar gibi . . . Öteki tüyü hemen sakladı. Evet, ben sınıfta yokmuşum gibi davranıyordu 244 Cevat. .. Kürsünün üstündeki cetveli gördüm. Cevat'ı çağırdım. Öldürme kızgınlığına kapıldığım, yüzümden anlaşılmıyor olmalı ki, hiç duraklamadan, ürkmeden geldi. Pazısına var gücümle vurdum. O günden sonra da, benim sınıfımda gene sarsılmaz bir düzen sürdü ama, bu düzen artık, eskinin sevgiden, saygıdan gelen düzeni değildi. Çocukların ödleri kopuyordu benden ... O kadar ki, artık bildiklerini de unutuyor olmuşlardı. Eğitmemlikte bir öğretmen, buraya kadar düştü mü, öğretmenliği hemen bırakmalıdır. Ben de bunu artık gerçekten düşünmeye başlamıştım.