Bu düşünce adamı, içgüdüsünün zorlamasıyla her türlü iktidardan ve uğraştan nefret eder. İktidarın gölgesinde, her türlü yükümden uzak yaşamak; sessiz bir köşede iyi kitaplar okuyup eserler kaleme almak, kimseye ne efendilik ne de uşaklık etmek… Erasmus’un hayatındaki ideal işte budur.
Hayatının sonuna kadar piskoposluk görevini üstlenmek yerine, bir piskoposun yanında sınırlı bir süre için yazmanlık yapmayı; bir prensin güçlü bakanları arasına katılmak yerine ise bir avuç düka altını karşılığında ara sıra ona danışmanlık yapmayı yeğler.
Ne var ki küçülmek, eğilip bükülmek, yaranmak uğrunda çaba harcamak, Erasmus gibi üstün yaradılışta ve alaycı bir ruh için büyük bir ödün değildi. Oyunun kurallarını erken kapmıştı; açıkça başkaldırmak yanlısı bir karakteri olmadığından, içinde yer aldığı dünya düzeninin yürürlükteki yasalarını yakınmaksızın benimsedi ve bütün çabalarını, bu yasaların arasından sıyrılmak amacına yöneltti. Ama bu tutumuna rağmen başarıya giden yolu yine de uzun sürdü ve bu yolun gıpta edilecek yanı hemen hiç olmadı. Elli yaşına geldiğinde artık prensler, o kendilerinden yana olsun diye birbirleriyle yarışıyorlar; papalar ve Reform’dan yana olanlar, binbir dilekle kapısına geliyorlar; yayıncılar, bir eserini alabilmek için kapısını aşındırıyorlar ve zenginler ona armağan göndermekten gurur duyuyorlardı. Ne var ki Erasmus, bu aşamaya gelene kadar elli yıl boyunca başkalarının verdiği, dahası almak için zaman zaman dilenmek zorunda kaldığı ekmekle yaşadı.